Image-empty-state.png

Antik Yunan’dan Bugüne Hakikat Yolculuğunun Panoraması

Arda Yarcı
07/05/2021

Arda Yarcı

Gorgias diyaloğu özelinde bir bakış

Gorgias diyaloğunu okuma deneyimi, aslında her ne kadar yazılmış bir şeyi okumak da olsa diyalog formatında olduğundan dolayı bir dost meclisinde hararetli diye anılabilecek bir sohbeti dinlemek gibi bir anı oluşturdu bende. Diyaloğu okuma deneyimi bende böyle bir anı oluşturduğu için bu okuma deneyimi benim açımdan bir süreci işaret etmektedir. Peki süreç derken neyi kastediyorum? Diyaloğa dahil olmadan önce kendimce ilgilendiğim sosyoloji, felsefe, siyaset, iletişim gibi alanlara ve içerisindeki birtakım konulara karşı fikirlerim vardı. Sohbete katıldıktan sonra bu sohbette dostlarımın neler söylediğini ve bunları nasıl söylediklerine odaklandım, kendimce notlarımı aldım. Sohbetin ardından kendi kendime kaldıkça konuşulanlar üzerine tekrar tekrar düşündüm ve hala düşünmeye devam ediyorum. İşte bu yüzden benim için bitmeyecek bir sürece işaret ediyor. Zaten iletişimin temel özelliklerinde birisi de belirli bir başı ve sonu olmayıp bir sürece tekabül etmesi değil midir?

Bu yazımda Gorgias diyaloğunu iki açıdan değerlendireceğim. Bunlardan ilki: dostum Sokrates bizlerle bu sohbeti niçin gerçekleştirdi, bizlerle sohbet ederken sohbeti nasıl ilerletiyor ve aradığı şey nedir? Bu üç temel soru ve cevaplarken oluşabilecek diğer sorulara cevap arayacağım. Değerlendireceğim ikinci açı ise modern toplumlarla beraber oluşan kitle iletişimiyle sohbetin gerçekleştirildiği dönemin şartlarının hangi noktalarda kesiştiği, söylevcilerin işlevinin ne olduğudur.

Değerlendirmemize Sokrates’in bu sohbeti niçin gerçekleştirdiği sorusuna cevaplar arayarak başlayalım. Diyalog Khairephon’un Sokratesin de Gorgias’ı dinlemek için geldiğini söylemesi ve Sokrates’in de Gorgias’tan sanatın özü nedir, Gorgias necidir, neyi öğretir sorularının cevabını öğrenmek istediğini söylemesi ile başlar. (Platon, 1960, s. 59) Burada soruların içeriği her ne kadar önemli olsa da benim Sokrates’in namını duyduğumdan ötürü odaklandığım nokta Sokrates’in soruları nasıl sorup ilerleyeceğiydi. “Nedir” biçiminde sorular sorması ilgimi ilk dakikadan itibaren çekmişti. Peki bunu neden yapıyor? Sohbete şeylerin ne olduğu sorusunu sorup başlayarak kavramlar ve konular açısından uzlaşılmış bir anlam oluşturup baştan itibaren konuştuğumuz kavramlarda kastettiğimiz anlamların aynı olmasını ve bundan dolayı yanlış anlaşılmaları erkenden engellemeye çalışarak iletişim sürecini kolaylaştırmak için bunu yapıyor. “Sokrates bu tanımlama süreçlerini ve sonuca varma sürecini nasıl ilerletiyor?” diye soracak olursak vereceğimiz yanıt ne olurdu? Burada Sokrates’in yönteminin kendisiyle karşılaşmış oluyoruz. Bu yöntemin ne olduğuna geçmeden neyi amaçladığını söylemek daha iyi olacaktır. Her birimiz gündelik hayatımızda bir konuda birçok fikir, düşünce veya görüntüye maruz kalıyoruz. Bu konuya karşı konumlanırken, görüş belirtirken birtakım tutarsızlıklar veya akıl karışıklığı yaşıyor olabiliriz veya bu konu hakkında bir şey bilmiyor da olabiliriz. İşte tam bu noktada Sokrates usta bir marangoz gibi çırağına yapılacak eşyanın en doğru haline gelmesi için tarif verir gibi bizle konuşulan konu hakkında adım adım konuyu tartışıyor ve sonuca bizim varmamızı sağlıyor. Sokratik yöntem dediğimiz bu şey: Maiotik ve ironi dediğimiz iki temel bileşene dayanıyor. İroni alay olarak bilinse de bu günlük hayatımızdaki alay ile aynı şeyi pek de ifade etmez. Karşıdakine neyi bilmediğini göstermesidir. Maiotik, doğurtma yöntemi olarak da bilinmektedir ve annesinin ebe olmasından dolayı böyle bir yöntemi kurduğu söylenmektedir. Ahmet Cevizci Felsefe Sözlüğü’nde bu kavram şöyle geçmektedir: “Gerçek öğretim faaliyetinin, sanki bilgi temas yoluyla dolu bir kaptan boş bir kaba damla damla akıtılabilen bir şeymiş gibi, bilginin öğretmenin çabasıyla bir başkasının ruhuna damla damla akıtmak, öğrencinin zihninde yoktan var etmek olmadığını savu¬nan Sokrates, felsefi tartışmalarında, tıpkı bir ebe gibi, öğrenciye kendinden bir bilgi aktarmamış, yalnızca öğrencide zaten var o¬lanı gün ışığına çıkarmaya çalışmış, öğren¬cilerin kendilerine gebe kaldığı düşünceleri doğurması için yardım etmiştir. (Ahmet Cevizci, 1997, s. 467) Konuşmayı şeylerin neler olduğunu sorarak, argümanların tutarlı olup olmadığını kontrol ederek, bilinen şeyin doğru olup olmadığını teyit ederek uzlaşı sağlayıp bir şeyin ne olduğunu bize buldurmaya çalışan Sokrates’in neyi aradığı sorusuna cevap arayalım. Herkesin bildiği kimi zaman kastettiği anlamının dışında kullanılan kimi zaman kimin söylediği bilinmeden kullanılan Sokrates’in meşhur sözü: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir”. Sokrates’in bilgeliğinin en meşru kaynağı bu olsa gerek. Hiçbir şey bilmediğini iddia eden Sokrates bir şeyleri tanımlarken kendisi bizlere rehber olup dediklerimizin ne olup olmadığı noktasında argümanlarımızın doğruluğunu ve tutarlığını teyit eden, adeta bir filtre gibi söylediklerimizi mantık süzgecinden geçirerek şeylerin özüne inmeye çalışıp hakikati ve hikmeti arıyor.

Gelelim değerlendirmemizin diğer tarafına. Moderniteyi incelerken kitle iletişimi, modernite, modern kentlerin ortaya çıkışı gibi konular hakkında araştırma yaparak ve bunlar üzerine düşünmek gereiyor. Peki Gorgias diyaloğunun dönemin kitle iletişim ve iletişim bilimlerindeki diğer çalışmalarıyla ne alakası var? Sofisletleri incelediğimiz zaman parayla eğitim veren, topluluklara vaaz veren, bazı duruşmalarda bir nevi avukatlığa benzer işler yapan kişilerdir. Etimolojik olarak sophos kökünden gelir. Dilimizde var olan safsata kelimesi Arapçadan geçmiştir. Arapçaya ise Yunancadan sofist kelimesinin geçmesiyle oluşmuştur. Bu ne anlama gelmektedir. Platon, Sokrates gibi düşünürler Sofistler ile bir mücadele içerisindedirler, onları içi aslında boş olan gerçekliği çarpıtarak aktaran sözler söylemekle suçlarlar ve bundan dolayı sofist kelimesi boş söz söyleyen veya boş söz, aslı olmayan çarpıtmalar anlamında safsata olarak Arapçaya geçmiştir oradan da dilimize. Bu bilgi kenarda kalsın, metnin sonunda neden bu bilgiyi vermiş olduğumu anlayacaksınız.

Şimdi gelelim iletişim bilimlerinin konularından birine: kitle iletişim çalışmalarına. Kısaca bahsedeceğim iki kuram var: ana-akım(mainstream) ve eleştirel kuram. Buraya geçmeden önce kitle iletişim araçlarının ortaya çıkışından kısaca bahsedelim. Sanayi devrimi ile değişen üretim formasyonu beraberinde ekonomik formasyonun da değişimine sebep olmuştur bu da üretim araçlarının üzerinde kapital diye adlandırdığımız sermaye sahipleri veya gruplarının mülkiyet oluşturması anlamına gelmektedir. Üretim formasyonundaki değişim kurulan büyük fabrikalarla iş gücüne gereksinimini beraberinde getirdi ve işçi sınıfı dediğimiz bir sınıf ortaya çıkmış oldu. Temel olarak bir yanda işçi sınıfı diğer yanda burjuva vardı. Bu da modern kent yapısındaki temel sınıfları işaret etmekteydi. Modern kentlerde kitle dediğimiz kalabalıklar oluştu, bu kitleler oy kullanıyor, okuma yazma öğreniyor ve enformasyona ihtiyaç duyuyordu, işte bu noktada kabaca gazeteyle ve ardından radyoyla başlayan bir kitle iletişim tarihi başlamış oldu.

Ana akım kuram liberal bir düşünce ürünü olarak medyanın insanlara olayları aktardığını, insanların doğru olup olmadığına karar verebileceğini, sanki ideolojik bir aktarım yokmuş gibi bu medya kullanım gücü de kapitale veya ulus devlete hizmet etmeyecekmiş gibi tavır takınıyordu. Diğer yandan bu görüşü eleştiren başta Frankfurt Okulu Marksist temelli eleştirel kuramı bizlere sundu. Frankfurt okulu bize temelde, medya kullanım erklerinin sermaye sahipleri veya ulus devletlerin elinde olduğu sürece bunun otoritelerin hizmetine kullanacağından bahsediyordu. Ufak çaplı başka medya kuruluşları olsa da bunun sadece görünüşte olduğunun ve etkisinin pek olamayacağını söylüyordu.

Şimdi Sofistler ve Sokrates’in olduğu döneme baktığımız zaman az da olsa oy kullanan, mahkemelerin olup savunmaların yapıldığı bir Antik Yunan var karşımızda, sanki modern kentlerin “ilkel” bir provası gibi. İşte bu noktada Sofistleri devletin veya bir takım zenginin ne uğruna olursa olsun yalan söylemekten çekinmediği, doğruluğu çarpıtarak yansıtan ve topluluklar önünde konuşup onlara vaaz veren kitle iletişim araçları gibi görüyorum. Birkaç süslü, dolambaçlı sözler söylemeleri yüksek prodüksiyonlu Hollywood filmlerini anımsatıyor bana. Bunun tam karşısında Sokrates’in hakikati arama çabası, bu uğurda maddi zenginliktense ruhani zenginliği kabul edip bu süse aldanmaması bana eleştirel kuramı anımsatıyor.
Meraklı bir dinleyici olarak bu konuşmayı dinlerken kafamdan geçenler sohbet ilerledikçe hakikati arayanların hakikat yolunda verdiği mücadelenin bir panoramasını izlemeye çoktan dönüşmüştü bile.

KAYNAKÇA

Eflâtun [Platon]. (1960). Gorgias (M. C. Anday, Çev.). Küçük Diyaloglar içinde (ss. 59-196). İstanbul: Varlık.

Ahmet Cevizci. (1997). Felsefe Sözlüğü. Ankara: Ekin.

Arda Yarcı