Image-empty-state.png

Osmanlı Beyliği Kuruluş Dinamikleri

Arda Çelik
03/12/2020

Arda
Çelik
(Yazar)

Ahmed Faruk Arslan.jpg

Yüzeysel Bir Bakış

Geçmişten günümüze tarihçiliğimize yüzeysel bir göz gezdirişin, bizlere sunduğu panoramik görünüm; yazılı kaynakları önceleyen ve önceleme esnasında arşivleri ve kronikleri baz alan tarihçiliktir. Otorite temelli yaklaşım hükmedeni mercek altına alarak perspektifini -dolayısıyla olgusal yorumlarını- hakim sınıfsal algı üzerinden şekillendirmektedir. Bu durum özellikle Selçuklu ve Osmanlı tarihçiliğinde metodolojik bir sorunsal olarak varlığını devam ettirmektedir. Selçuklu ve Osmanlı tarihçiliği günümüz politik-ideolojik gerçekliğin malzemesi olması bakımından da farklı zihinsel şablon ve kodlarda tekrardan inşa edilmektedir. Yeniden inşa süreciyle katmanlaşmış ve yer yer kristalize olmuş ön kabuller, bilimsel araştırmayı da engellemektedir. Bugün herhangi bir şekilde eleştirel bir Selçuklu-Osmanlı tarihçiliği sadece bilimsel paradigma engeliyle değil; politik, ideolojik hatta birtakım dinsel motif ve motivasyonlar ile çatışarak kendini gerçekleştirebilir. Bu çatışma ve engeller bağlamında, aşağıda değineceğim konunun salt bilimsel gayesi olmadığını baştan belirtmek isterim.

Çalışmanın konusu “Osmanlı Beyliği Kuruluş Dinamikleri” olarak belirlenmiş durumdadır. Kuruluş öncesi sosyo-kültürel zemin ve kısmi iktisadi alt yapı üzerinden, dönem toplumsal yapısının iz düşümleri bulunmaya çalışılacaktır. Beyliğin kuruluşu öncesi ve sonrası kendini gösteren figürlere atıfta bulunarak “anıtlaşmış portrelerin” o günün toplumsal yapısına dair ipuçları vereceği varsayımından hareket edilmiştir (tarih yazımının ideolojik-siyasal-dinsel amaçlarla bu portreleri öne çıkarma ihtiyacı-ihtimali zihnimizin bir köşesinde bulundurulmak kaydıyla).

Osmanlı Beyliği’nin kuruluş yılına dair belli tartışmalar olmasına rağmen yazının tarihsel çerçevesini 1240 Babai İsyanı ve 1299 yılı arasındaki zaman belirlemiştir. Babai İsyanı gibi ciddi bir olguya atıfta bulunmak bizleri farklı tarihsel ve mekânsal bağlamalara götürebileceğinden yazının zaman ve mekan kurgusu muğlak addedilebilir.

13. yüzyıl Anadolu’su; siyasi kargaşanın puslu havasında, Moğol istilasının kılıç artıkları ile dolup taşarken Anadolu Selçuklu Devleti’nin otoritesinin gün geçtikçe azaldığı ve meşrutiyetinin sorgulandığı bir atmosferde İbnül’l-Arabi ve Sadreddin-i Konevi'den, Necmeddin Razi'e ve Evhadeddin-i Kirmani'ye; Mevlana'dan Şems-i Tebrizi'ye; Baba İlyas-ı Horosani'den Hacı Bektaş-ı Veli ve Şeyh Edebali'ye; Sarı Saltuk'tan Yunus Emre'ye tasavvuf çevrelerinin soluklandığı bir coğrafyaydı. Bu tasavvuf çevrelerinin yayıldığı sosyal çevrelerin farklı oluşu, onların niteliklerine dair döngüsel bir etki içerisindedir. (Nitelik, sosyal çevreyi; sosyal çevre, niteliği belirlemiş-etkilemiştir.) Merkezi yönetim ile uzlaşan ve yerleşik karakter taşıyanları ortodoks, merkezi yönetim ile çelişen ve daha çok göçer karakter taşıyanları hetederoks olarak adlandırıyoruz. Babai İsyanı, hetederoks sufi çevrelerin katıldığı ve örgütlediği; siyasi ve sosyal bir isyan olarak patlak verdi. İmdi, bu isyanın; çıkışını, etkisini ve sonrasında dönüştüğü sufi akım ile Abdalan-ı Rum olarak adlandırılmasına kadar ki süreci aktarmaya çalışacağım. Altyapının sağlam atılması adına Anadolu halk İslamı'nı oluşturan temel etki olan Kalenderilik-Melametilik’ten başlamak lazım gelir.

Kalenderilik; var olan inanç ve gelenek yapılarına, otoritelerin belirlediği veya takipçisi ve savunucusu olduğu toplum ve inanç kurallarına karşı çıkarak dünyayı ve içinde bulunmak zorunda olduğu toplumu ve bu toplumu otoritelerce belirlenen kurallarını ciddiye almayan bu düşüncesini de günlük yaşantısında uygulayan tasavvuf akımına denir. Kalenderiliği; önce tasavvufi bir alt yapı aramadan daha kesin, keskin bir biçimde gösteren “halk Kalenderiliği” ve daha sonra düşünsel bir alt yapıyı oluşturma mücadelesi ve kaygısı güden “tasavvuf Kalenderiliği” olmak üzere iki ayrı oluşum içinde değerlendirmek gerekmektedir. İki oluşumun da birbiri ile fazlaca geçişken olduğunu da vurgulamakta fayda var. Kalenderiliğin mistik temellerinden birisi de Melametilik anlayışı olmuştur. Melametilik, Abbasi İmparatorluğu’ndaki Mevali tabakasına mensup esnaf sınıfın mistik hareketi olsa da asıl Melametiliğin; Horosan ve Maveraünnehr’de ortaya çıkıp geliştiğini söyleyebiliriz. Kalenderlik, Melametiliğin biraz farklılaşmış biçimidir. Kalenderiliğin bir sufi sınıf olarak ortaya çıkışı, Melametilik akımının doğal gelişim süreci içindeki doktrin ve eylemsel alanlardaki farklılaşmanın sonucudur.

Bu aktarımın ardından; görünüş, giyiniş, yaşayış ve itikadi-ameli yaklaşım olarak Melameti-Kalenderi anlayışın tamamen ehl-i sünnet dışı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu protest mistik görüş hem iktidara mesafeli oluşu hem de halk tabakası temsili ile Horosan-Maveraünnehr’den Anadolu’ya gelişinde farklı formlarda yaygın biçimde teşkilatlanmıştır. Bu aynı özün farklı formsal yapıları propagandalarını göçer Türkmenler üzerinde yoğunlaştırmış ve göçer Türkmenlerin eski dini hüviyetleri ile bağdaştırmacı bir bağlam yakalamıştır. Bu Türkmenlerin yönetim ile çelişkisi arttıkça isyana giden yolun Vefai yolbaşçıları ile dini bir motivasyon kazanan kitleler, aslen siyasi ve sosyal bir isyanı tezahür ettirmişlerdir. (Yeseviyye, Vefaiyye, Haydariyye gibi tarikatlar halk Kalenderiliği’nin farklı varyasyonlarıydı. Bu farklılaşma aynı zamanda tarikatlaşmayı getirdiğinden teşkilatlı bir yapıyı da ortaya koyuyordu.) Bu bağlamda özetlemek gerekirse Melameti-Kalenderi anlayış Türklerin İslam ile tanışma sahasında etkisini göstermiş ve çeşitli hüviyetlere sahip bireylerce temsil edilmiştir. Moğol istilası sonrası bu etki ve temsil Anadolu sahasına giriş yaparak farklı varyasyonlarda yaygın biçimde teşkilatlanmış; mevcut siyasi ve sosyal gerilim sonucu ortaya çıkan Babai İsyanı ile tek çatı altında toplanmıştır. Babai İsyanı siyasi ve sosyal bir isyan iken isyanı çıkartanların (Baba İlyas-ı Horosani ya da Baba Resul ve Baba İshak) yenilgisi sonrası halefleri ile Anadolu'nun çeşitli yerlerine dağılarak sufi bir akım oluşturmuştu.

Babailiğin artık sufi bir akım oluşu, Abdalan-ı Rum olarak adlandırılan zümre ile aynı kümeleri paylaştığına delil niteliği gösteriyor. Tek farkla: Abdalan-ı Rum olarak adlandırılan zümreye mensup dervişler Babai hareketin halefleriydi. Bu harekete mensup dervişlerin yer yer Horasan Erenleri diye adlandırılıyor oluşu onların Horasan’dan geldiklerini değil, Horasan’da doğmuş olan cezbe ve ilahi aşk esasına dayalı Melameti inancından kaynaklanan Kalenderilik inancına mensup olduklarını göstermektedir.

Babai isyanı hem çıkışı hem de isyan sonrası döneminde halk temsili ve hetederoks dini karakteri ile göçer Türkmenler arasında fazlasıyla taraftar toplamıştır. Aşıkpaşazade’nin meşhur kategorizyonuna dahil zümreler de, büyük ihtimal, aynı harekete mensuplardı. Sözgelimi, Osmanlı Beyliği’nin Kuruluş imgelerinden biri olan Şeyh Edebali (bugün hala dini-mistik karakteri çözümlenememiş olsa da), Elvan Çelebi’nin aktarımına göre Hacı Bektaş-ı Veli ile beraber Baba İlyas’ın halifeleri olmalarına rağmen isyana katılmamışlardır. Bir başka örnek Yunus Emre’nin kendi mısralarında, Taptuk Emre’yi; Barak Baba’ya O’nu da Sarı Saltuk’a bağlamasıdır. Arap kaynaklarından öğrendiğimize göre Barak Baba’nın “öküz boynuzu taşıması, keçeden yapılmış külahlar takması ve kazınmış saç, sakal, kaşa sahi oluşu ve tahta kılıç taşıdığı” şeklindeki tasvirler O’nun kesinlikle hetederoks bir kimlik taşıdığına delildir. Ayrıca bu kamvari tasvirin ilginç bir kısmı da tahta kılıç taşınmasıdır. Tahta haçla savaşa katılan Hristiyanları hatırlatıyor. Aklımızda bulunsun; belki de, hetederoks dini kimliğin bağdaştırmacı bağlamı yerli Ortodoks Rumlar ile de bir etkileşim içerisindeydi. Kuruluşun ilk yıllarında karşımıza çıkan Geyikli Baba ve Abdal Musa’da da Babai Harekete mensubiyete dair özdeşlikler bulunabileceğini belirteyim. Kuruluş dönemi beylerinin (Ertuğrul, Osman, Orhan) bu dervişler ile ilişkisi sadece siyasi gerekliliğin değil; kendi inançsal sistemleri ile bu dervişlerin inanç sistemleri arasında yakınlık kurmuş olmaktan da kaynaklanıyordu. Keza, beyler; dervişlerin hizmetleri ve fetih hareketlerine karşılık zaviye açmalarına izin vermiş, zengin vakıflarla zaviyeleri güçlendirmişlerdir.
Bir diğer noktada geniş bir ticari örgütlenmeye sahip Ahiyan-ı Rum’un faaliyetleridir. Yerleşik Rumların mesleki üstünlüğüne karşı, teşkilata giren herkesin meslek sahibi olma zorunluluğu koyarak kısa sürede iktisadi yapıyı ele alan Ahiler; şehrin güvenliğinden sorumlu birimler olarak da görev yapıyordu. Anadolu’nun köylerine kadar teşkilatlanmış bu yaygın yapının mensuplarından Ahi Şemseddin, Şeyh Edebali’nin kardeşiydi. Bu bağlamda hetederoks dervişan grupların ve göçer Türkmenlerin; Ahiler ile olan etkileşimi de ayrı bir konu olarak önümüzde durmaktadır.

Özetlemek gerekirse; Moğol istilası ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yanlış politikaları sonucu adeta harman yerine dönen Anadolu’da yerleşik yaşama geçmiş olanlar ile yeni göç dalgaları ile gelen göçer Türkmenler arasında iktisadi, siyasi ve sosyal bir çelişki mevcuttu. Bu çelişik durum dini kimlik konusunda da geçerliliğini koruyordu. Çelişkinin artması sonucu Horasan ve Maveraünnehir temelli Kalenderi-Melameti akımdan etkilenmiş bulunan Vefai Babalarının çıkardığı Babai İsyanı Anadolu’nun iktisadi, siyasi, sosyal ve dini çehresini değiştirdi. Anadolu Selçuklu’nun kaçınılmaz yıkılışına giden yol, yeni beylikler döneminin habercisiydi. O günlerde kim bilebilirdi, bu beyliklerden birinin bir imparatorluğa dönüşebileceğini..?

Arda
Çelik
(Yazar)