Image-empty-state.png

Tarihi Tahayyül

Arda Çelik
18/11/2020

Arda
Çelik
(Yazar)

Ahmed Faruk Arslan.jpg

Esenlikler dilerim phouskadergi.com okuyucuları. İlk yazımızda tarih-bellek-ideoloji bağlamında bir girizgah yapmıştık. Bu yazımda ise bugünden düne bakan tarih biliminde, tarihi tahayyülü etkileyen meseleleri irdelemek istedim.
Bilindiği üzere, sosyal bilimlerin bilim dalı olarak ortaya çıkmaları Avrupa’nın zorlu günlerine rast gelir. Bu rast geliş Avrupa merkeziyetçiliği sosyal bilimlere içkin hale getirmiştir. Avrupa’da ortaya çıkan sosyal bilimler, kendi toplumlarını kendi tarihlerini kendi zaman ve mekan izleğinde takip ederek bilimsellik vasıflarını kazanmışlardır. Bu kendilik ile kesişim, tarihi tahayyüllerini sınırlar hale gelerek muzaffer bir Batı imgesi yaratmıştır. Muzaffer bir Batı’nın çocukları tarihi tahayyüllerini kendileri ile sınırladıklarından, kendileri dışındaki ‘ötekiler’i geri kalmış olarak tanımladılar. Ötekiler tarih ve medeniyet dışıydı. Ötekilerin bu hali, ötekiler üzerine tahakküm kurmayı ve sömürmeyi meşru hale getiriyordu. Muzaffer Batı ötekiyi yani Doğu’yu böyle görüyordu…
Artık, sosyal bilimler için; -modernitenin tartıştığı sınırlarını ve niteliklerini belirlediği- doğulu kimlik, bir ön kabuldü. Doğulu kimlik ise Doğulu toplumların öğrenilmiş çaresizliğiydi... Peki, Doğu’nun geri kalmışlığa mahkumluğu azat edilemez miydi?

Düşünürler, araştırmacılar ve akademisyenler bu azatlık için hala çabalıyorlar. Doğu nedir, sınırları ve nitelikleri nelerdir? Batı ile ilişkisi ne boyuttadır? Doğu ve Batı şeklinde bir okuma sağlıklı mıdır? Gibi sorular sıralanabilir. Biz dönelim kendi meselemize. Sosyal bilimlere giriş yapıldığı esnada tarihi tahayyül, bahsedilen indirgemeci ve kısıtlayıcı düşünsel koda rastlar. Bu kodu silerek kendi toplumunu, kendi tarihini kendi zaman ve mekan izleğinde takip etmek isteyen bir tarihçi veya tarih meraklısının işi zordur. Çünkü bu izlek keçiyolunu andırır. Zaman ve mekan algısı Batılılaşmış, toplumu dejenere olmuştur. Bugünkü halini dünde aramak ızdırap vericidir. Aşağılık kompleksi ve kabullenilmiş çaresizlik halini aşmak ister. Farklı bir tarihi arka plan keşfetmeyi arzular. Tarihi tahayyülünü inşa etmek artık onun için azatlık ve kimlik meselesidir. Kendini tekrardan yıkmak ve kurmak, tarihin ona mirasıdır!
O miras ilk eline geçenin basiretsizliğine kurban gider. Cülus bahşişine döner. Tarihi tahayyülü ihtişama endeksleyerek; hanlar, sultanlar, krallar tarihi yaratır! Muzaffer Batı’ya karşı bir başka muzaffer! Yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı! Anlı şanlı bir ordu, kanlı bir bayrak ardından gelir kanlı bir taç! Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak!
Tarihi tahayyül bir başka düşünce kodunun, kendini var etme güdüsünün çarpık dönüşümüne esir olur. Tarihi gerçeklik çarptırılmış ve bozulmuştur. Kendi toplumu reaya, kendi mekanı saray olmuştur! Sarayın tarihi, saray merkeziyetçiliğini doğurmuştur!

[ Tarihi tahayyülü sınırlayan iki ana unsur:
1) Dış Unsur: Avrupa Merkeziyetçilik 2) İç Unsur: Saray Merkeziyetçilik ]

Saray merkeziyetçiliği tanımlamam üst yapının hakim anlayışını yansıtan bir imgedir. Tarihi gerçekliğe bakışta padişah edasını takınmak kendini bulamamak ile sonuçlanır. Bu merkeziyetçi algılama biçimi tarihi tahayyülün gerçekle temasını geciktirir. Tarihin özneleri hanlar, sultanlar, krallar kadar da halktır! Tarihi tahayyülü, Avrupa merkeziyetçi anlayış kadar saray merkeziyetçi anlayış da sınırlar. Tek boyutlu bir anlayışı üretir. Nihayetinde indirgemeci ve kısıtlayıcı düşünsel koda dönüşür. Tarihi tahayyül, bulunduğu tabakanın bulunduğu memleketin zaman ve mekan izleğini takip etmeden tarihsel gerçeğe temas edemez. Çünkü tarihte aranılan kendisi ve kendi toplumudur. Tarihte aranılan kendilik, aynı zamanda kendini bugünde, yıkmaya ve kurmaya yarayacaktır. Bugünkü faaliyetin iz düşümü, dündeki arayışın yansıması olacaktır. Bu yüzden kendiliğini sadece kendiliğine endekslemiş bir tarihi tahayyül, kendinin tarihine dokunabilir.

Bu bağlamda, doğru bir tarihi tahayyül inşa etmek, bizim gibi Doğulu atfedilen toplumlar için; azatlık ve kimlik meselesidir. Her türlü düşünsel dayatımların reddi ile elde edilen azatlık, “kim”liğimizin ne olduğunu kendi zaman ve mekan izleğimizde aramamızı sağlayacaktır. Kimliğimize dair edindiğimiz bulgular ile tarihsel gerçeğe yaklaştıkça, geçmişin bilinç hali yarınlara taşınabilecektir…

Arda
Çelik
(Yazar)