Image-empty-state.png

Uygarlığın Çoraklığı: Avrupa’nın Tinsel Bunalımı

Yusuf Manav
19/12/2020

Yusuf
Manav
(Yazar)

Ahmed Faruk Arslan.jpg

Eliot’ın Çorak Ülke adlı eseri sıklıkla bir Modernite eleştirisi olarak okunmakta ve çoraklık teması benzer bir biçimde Aydınlanma’nın ve araçsal aklın hezimetinin ışığında anlaşılmaktadır. Bu makale ile Çorak Ülke’yi literatürde daha önce ele alındığı bağlamlardan daha farklı bir bağlama oturtarak daha kapsayıcı ve kökensel bir temel üzerinden irdelemeye çalışacağız. Temel tezimiz, “yaşam” gayesini gerçekleştirmek için araçsallık düşüncesinin ortaya çıkmasıyla başlayan ve tarihsel bir süreklilik içinde kendisini devindiren uygarlığın maddi olarak geliştikçe kökensel amacının aksine insani olanı “yuttuğu” ve çoraklaştırdığı olacaktır. Eliot’ın şiiri kaleme aldığı 1900’lü yıllar Avrupa uygarlığı için teknik anlamda bir zirveyi temsil etmektedir; Aydınlanma, Sanayi Devrimi ve Modernite’yle birlikte uygarlık seviyesinde ve biçimlerinde ulaşılan bu uç nokta nihayetinde insani temelde var olan anlamın yitirilmesini beraberinde getirmiştir. Maddi uygarlığın tırmanarak anlamlılığı tehdit etmesi bir noktada Freud’un “uygarlığın huzursuzluğu” teziyle -en azından yaklaşım biçimi olarak- bağdaştırılabilir bir düşüncedir. Nasıl ki uygarlık, “yaşamak” temel amacını yerine getirmek için yasaklayıcı bir tutum takınıyor ve bu ruhbilimsel bir çıkmaza, nihayetinde ise nevroza yol açıyorsa Eliot’ta da benzer bir şekilde uygarlığın oluşması ve gelişmesi “insani” anlamın yitirilmesine yol açar.
Avrupa’nın 20. yüzyılla ve tüm kıtayı yıkıcı etkileriyle sarsan Büyük Savaş’la birlikte nasıl bir tinsel bunalıma yakalandığını anlamak için uygarlık kavramından ve onunla sıkı bir ilişki içinde bulunan kültürden yola çıkmak gerekmektedir. Eagleton’ın belittiği üzere, Latince ikamet etmekten tarımda gelişmeye kadar geniş bir anlam alanına sahip olan colere kelimesinden türeyen kültür kavramını “doğanın ve doğalın karşıtı” olarak kullanacağız. İnsan, teknik üretmek kabiliyetiyle doğayı aşabilmiştir; varlığının doğaya içkin olarak yaşadığı ilk evrelerinde hayvanlardan onu ayıran bir nitelik taşımamaktadır. Doğal ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatını idame ettirmek noktasında insan türünü diğer canlılardan ayıran bir nitelik doğal durumda mevcut değildir. Ancak ne zaman ki amacına ulaşmak için bir “araç” yaratmak düşüncesi oluşmuştur, insan o zaman kendini doğadan ayıran belirleyici niteliği kazanmıştır: “uygarlık”. Bu bakımdan insan teknik üretebilen canlıdır; hayvanlardan farklı olarak amaçlarını dolaysız bir şekilde gerçekleştirmez/gerçekleştiremez; fiziki-biyolojik yetersizliklerinden araçların kullanımıyla sıyrılarak amacına ulaşır. Bununla birlikte doğaya karşıt veya ilave olarak kültürü ve uygarlığı oluşturur. Araçsallık düşüncesini soyut anlamda da tanımlayacak hatta kapsamını genişletecek olursak uygarlığı oluşturan devlet, ekonomi, hukuk, teknoloji gibi nosyonlar da temel amacın gerçekleştirilmesi noktasında araçsal bir işlev üstlenirler; bu bakımdan uygarlığın bu çeşitli biçimleri temelde yatan “araçsallık” düşüncesinin yansımalarıdır. Bir örnek teşkil etmesi açısından Hobbes’un Leviathan kavramına bakacak olursak devlet, tek tek insanların “güven” isteminin bir sonucu olarak bireysel -doğrudan- hak ve özgürlüklerinden feragat etmesiyle oluşmuştur; insan dolaysız olarak kendi emanetini sağlamak yerine bu görevi bir aracı olarak devlete yüklemiştir. Araçsallık düşüncesi olarak tabir ettiğimiz bu olgu, uygarlığın tarihsel serüveninin her aşamasında kendini gösterir ve tarihsel olarak bu düşünce de gelişir ve gittikçe daha kompleks biçimlere evrilir. Aracılık kademeleri böylelikle artan uygarlık biçimleri, tarihsel süreçte gelişmeleriyle özne konumunda bulunan insanı “yutarlar.” Bir amaca ulaşmak için geliştirilmiş aracı kurumlar olarak uygarlık biçimleri özne ve amaç arasındaki doğrudanlığı kısıtlar. Maddi gelişmenin bir sonucu olarak özne ve amaç arasındaki dolaylılık arttıkça öznenin konumu silikleşir; aracılık, öznenin önüne geçmektedir. Bu gelişim sürecinde Heidegger’in deyişiyle insan ontolojik bir varlık olarak kendini unutur; modern uygarlık biçimlerinin özne olarak insanı yutması insani temelde var olan anlamın yitimine ve dolayısıyla çoraklaşmaya yol açar. Uygarlık kavramının açıklanmasının ardından şimdi teknikle tırmanan ve “doğal duruma” karşıt olarak gelişen uygarlığın Eliot’ın eserinde nasıl yer ettiğini ve nasıl bir sonuç doğurduğunu inceleyeceğiz.
Eliot, uygarlık sürecinin vardığı noktaya dikkat çekmek için tarihsel süreç boyunca uygarlığın merkezi konumunda bulunmuş olan mekanları şiire dahil eder. Bu bakımdan eserde “gerçekdışı” (unreal) olarak nitelendirilen şehirler tarihsel süreçte bütüncül olarak uygarlığın gelişmesinde rol oynamışlardır ve çoraklığın egemenliğiyle birlikte ise bu şehirlerin her biri gerçekdışı (doğal-Tanrısal form karşıtı) bir konumda bulunmaktadırlar:

Falling towers
Jerusalem Athens Alexandria
Vienna London
Unreal

Şiirin son bölümünde yer verilen beş şehir kronolojik bir düzen içinde gelişmiş uygarlıkları temsil etmektedirler; bu bakımdan sözü geçen şehirler uygarlık idesinin yoğunlaştığı ve somutlaştığı mekanlardır. Dikkat çekici olan nokta Eliot, şiire yalnızca modernitenin başkentlerini dahil etmez; nihai noktada “gerçekdışılığa” varan uygarlık nosyonunu daha geniş bir zeminde kavranmaktadır. Antikitenin başkentleri olan Kudüs, Atina ve İskenderiye’yi bir dizede; modernitenin başkentleri Viyana ve Londra’yı ise bir başka dizede aktarmıştır. Buna göre Avrupa tininin karşı karşıya olduğu kriz yalnızca modernite ile başlamış değildir; bu, başlı başına uygarlık olgusunun ulaştığı bir noktadır. Bu noktada artık uygarlık “kendini tüketmektedir”; tarihsel öneme sahip bu şehirler artık gerçeklikten uzak, bir uzama sahip şehirlerdir ve “otantik mekan” yitirilmiştir. Eliot’ın uygarlık algısının tarihsel bir süreklilik düşüncesine bağlı olduğu yorumunu yapmak yerinde olacaktır; modernite, lineer bir akış takip eden bir süreçte yegane radikal kopuş olarak çoraklaşmaya yol açmış değildir, aksine ilk aracın icadından tarımın keşfine, oradan ise Sanayi Devrimi’ne ve Aydınlanma’ya kadar tüm bir süreç statükonun ve Çorak Ülke’nin müsebbibidir. Başka bir deyişle, 20. yüzyılda varılan yıkım ve anlamsızlık, insanın teknikle birlikte doğaya karşıt bir kültür oluşturma sürecinin son evresidir; araçsallık düşüncesinin cisimleştiği her uygarlık biçimi, bir sonraki evreyi potansiyel olarak içinde barındırmaktadır.
Uygarlıkla ilgili analizimizi eserdeki çeşitli mekanlarla ilişki içinde geliştirmek yerinde olacaktır. Bu bağlamda eserde mitolojik karakterlerin ve onların ait oldukları mekanların kuvvetli bir yeri vardır ve bu mekanların pek çoğu gösterileceği gibi uygarlığın doğuşundan moderniteye dek uygarlığın merkezi konumunda bulunmuş Akdeniz dünyasının şehirleridir. Bir tüccar olarak eserde adı geçen Mr. Eugenides, Smyrna bölgesinden gelmektedir:

Unreal City

Under the brown fog of a winter noon
Mr. Eugenides, the Smyrna merchant
Unshaven, with a pocket full of currants

Karakterle birlikte mekanın sürekli olarak zikredilmesi mekanın eser ve tema için taşıdığı önemi vurgulamaktadır; Smyrna antik kenti günümüz İzmir’inin kurulu olduğu bölgededir. Diğer beş şehre benzer olarak bu bölge de uygarlık tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Smyrna’nın felsefe-bilimin doğduğu topraklar olan İyonya bölgesinde olduğu hatırlanırsa bu bağlantı daha açık bir biçimde anlaşılacaktır. Felsefe ve bilimlerin neşvünema bulduğu bu bölge aynı zamanda maddi yönüyle, yani ticaretle de öne çıkmaktadır. Nitekim Mr. Eugenides de bir tüccar olarak şiirde kendine yer bulur. Şiirde sıkça karşılaşılan kör kahin Tiresias da İzmirli tüccar Mr. Eugenides’e benzer biçimde antik bir kent olan Thebes kentinden gelmektedir. Son olarak ise, bir denizci olarak karşılaşılan Phlebas antik çağda gelişmişlik timsali olan Fenike ile birlikte anılmaktadır. Geniş bir perspektiften incelendiğinde dikkat çekici olan, bahsedilen mekanların Akdeniz dünyasının önemli şehirleri olmalarıdır; uygarlığı bu yönüyle sembolize ederler. Eliot bu bakımdan şiirini bir süreklilik olarak kökensel uygarlık anlayışı üzerinden kurgular; eserde uygarlık kavramı en öz biçimiyle “doğal durumun” karşıtı olarak tanımlanır ve tarihte uygarlığın merkezi konumunda bulunmuş mekanlarla bu tema desteklenir.
Uygarlık kavramının Çorak Ülke’de gizil olarak nasıl yer aldığına değindikten sonra artık tinsel bunalım evresine gelebiliriz. Uygarlığın yaşam güdüsünün bir tezahürü olarak doğal durumdan farklılaştırıcı bir niteliği olduğunu ifade etmiştik. İlk aletin kullanılmasıyla ve araçsallık düşüncesinin doğmasıyla başlayan uygarlık sürecinin bir süreklilik halinde tarihsel olarak kendini devindirdiğinin ve bütün bir modernlik tecrübesinin ardından Eliot’ın çağına vardığının altını çizmiştik. Bu bakımdan, La Belle Epoque olarak nitelendirilen ve büyük zenginliklere ve atılımlara tanıklık eden çağın ardından nasıl yıkıcı bir bunalımın geldiğini anlamak için yeniden metne dönmek ve buradaki sembolizmi çözmek gerekmektedir. Öncesinde uygarlıkla ilintili olarak ele alınan Fenikeli tüccar başlamak için iyi bir çıkış noktası sunmaktadır: “Suda Ölüm” başlıklı 4. Bölümde karşılaştığımız bu denizci tüccarın belirleyici niteliği boğulmuş olmasıdır. Bu basit bir ölüm değildir, aksine oldukça dikkat çekicidir. “Medyumu” düşünmek ışık dökecektir; “bir denizci suda/su yüzünden ölmektedir.” Fenike’nin ve antik çağda ticaretin ve denizciliğin tüm çağrışımları düşünüldüğünde varılacak yargı, denizci tüccarın hayatını kazandığı suda ölmüş olmasıdır; gençliği ve yaşamı boyunca ona hayat veren su şimdi hayatını almıştır.

Phlebas the Phoenician, a fortnight dead,

Forgot the cry of gulls, and the deep sea swell
And the profit and loss.

A current under sea

Picked his bones in whispers. As he rose and fell
He passed the stages of his age and youth
Entering the whirlpool.

Phlebas aynı zamanda Avrupa’nın ve uygarlığın ulaştığı seviyeyi sembolize etmektedir; “gençliğin ve yaşlılığın” aşamalarını su üstünde geçirmiş ve son olarak suda boğularak hayatını yitirmiştir. Benzer bir biçimde su, uygarlık düşüncesini sembolize eden bir kelime olarak karşımıza çıkar. Yaşam amacını devam ettiren uygarlık, bu dizelerde ticaretin ve kültürel zenginliğin ön şartı olan deniz olarak aktarılmıştır. Uygarlık gelişerek ve genişleyerek onu harekete geçiren insanı ve insaniliği de yutmuştur.
Uygarlık biçimlerinin temelinde yer alan araçsallık düşüncesinin gittikçe daha karmaşık ve katmanlı bir şekle bürünmesiyle ulaştığı bu son ve “çoraklaştırıcı” evre, başlangıçta da ifade edildiği üzere, insanın ontolojik bir varlık olarak kendini unutmasına yol açmıştır; insan ve insani nitelik taşıyan her değer dolayısıyla kısır kalmaktadır. Eserde uygarlık biçimlerinin salt kendisini görmek mümkün olmasa dahi bahsedilen ve içinde bulundukları “çoraklaşmış” toplumun izlerini taşıyan “tipler” bu biçimlerin izini sürmeye izin vermektedir. Uygarlık sürecinin meydana getirdiği metropolleri dolduran kalabalıklar, insanın bir “özne” olarak var olmasını imkansız kılmaktadır:
Under the brown fog of a winter dawn,
A crowd flowed over London Bridge, so many,
I had not thought death had undone so many.
Sighs, short and infrequent, were exhaled,
And each man fixed his eyes before his feet.
Londra Köprüsü bakışları ayaklarının önüne sabitlenmiş kalabalıklarla doludur. Bir kitle/kütle (mass) olarak var olan bu insanlar, özgül nitelikleri ve edimleriyle var olamamaktadırlar; onlar, köprünün üstünü dolduran bir “kalabalığın” yalnızca parçasıdırlar. Öznelik ve “otantik” tecrübe böylelikle yitirilmektedir. Kalabalığı oluşturan her bir kişi gölgesine hapsolmuş ve bu bakımdan benliği şekillendirici ve özgürleştirici bir eylemde bulunmaları da imkansız hale gelmiştir. Benzer bir biçimde, eserin üçüncü bölümünde karşılaşılan kadın da “otantik” tecrübeden ve ontolojik statüyü imleyen “insanilik” sıfatını taşımaktan uzaktır:
She turns and looks a moment in the glass,
Hardly aware of her departed lover;
Her brain allows one half-formed thought to pass:
“Well now that's done: and I'm glad it's over.”
When lovely woman stoops to folly and
Paces about her room again, alone,
She smoothes her hair with automatic hand,
And puts a record on the gramophone.
Uygarlığın çoraklaştırıcı evresinin içinde bulunan birey “otantik” tecrübe olarak kavramsallaştırdığımız eylemler ve tutumlar bütününden uzakta yer almaktadır; insanı insan olarak var eden her türlü edim “Çorak Ülke”de yapay ve otomatik bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan cinsellik, iletişim ve hatta en genel manada yaşamak “yapılması gereken” (to-do) düzeyine indirgenmiştir; hatta bir zorunluluk olarak otomatik bir biçimde yapılır hale gelmiştir.
T. S. Eliot Çorak Ülke adlı eserinde araçsallık düşüncesi etrafında şekillenen uygarlık sürecinin vardığı son noktada kendini tüketmesini ve bu bağlamda çoraklaştırıcı bir nitelik kazanmasını ele alır. Temelde araçsal bir işlev üstlenen uygarlık biçimleri tarihsel gelişimleriyle birlikte ontolojik bir varlık olarak insanı ve insaniliği “yutmuştur.” Eserde uygarlık biçimleri doğrudan ele alınmıyor olsalar da yer verilen tipler kendini tüketmekte olan uygarlığın etkisini taşımakta ve çoraklaştırıcı niteliğini dolaylı olarak okura yansıtmaktadır. Fiziki uygarlığın son seviyesini deneyimleyen birey, insaniliği mümkün kılan “otantik tecrübeden” mahrumdur; Çorak Ülke’nin insanı kirlenmiş metropollerin bakışları ayaklarının önlerine kitlenmiş kalabalıklarının arasında kendi öznelliğini yitirmeye mahkumdur.









KAYNAKÇA
• Freud, Sigmund. Uygarlığın Huzursuzluğu. İstanbul: Metis, 2019.
• Heidegger, Martin. Teknik ve Dönüş & Özdeşlik ve Ayrım. Ankara: Pharmakon, 2019.
• Russ, Jacqueline. Avrupa Düşüncesinin Serüveni. Ankara: Doğu Batı, 2019.
• Eagleton, Terry. Kültür Yorumları. İstanbul: Ayrıntı, 2016.

Yusuf
Manav
(Yazar)