Image-empty-state.png

Maceraya Çağrı

1 Ocak 2021 15:18:42

Mert
Sönmez
(Yazar)

Ahmed Faruk Arslan.jpg

Felsefeye Bir Fiske Taşı

Alain Badiou, hem Fransız Felsefesinin Macerası kitabının önsözünde hem de Jean-Luc Nancy ile diyaloğunda felsefenin mekandaki ve zamandaki gelişiminin süreksizlikler üzerinden gerçekleştiğini söyler. Genel bir ifade ile evrensel anlamda felsefe, zaman ve mekandaki duraklarda kendini açığa çıkarmaktadır. Onun bir süreklilik olarak okunması, zannediyoruz ki Badiou için siyasi bir kategoride bir felsefe tarihi kurgusundan öteye geçmez. Badiou’nun süreksiz felsefe anlayışı, felsefenin evrenselliği tartışmasını bir kenara bırakacak olursak örtük olarak felsefenin durakları olarak zikrettiğimiz zaman ve mekanda belli şartların bulunması gerekliliğini barındırmaktadır. Belki de bu şartları Badiou’nun Fransız felsefesine yönelttiği 4 soru üzerinden anlamlı kılmak mümkündür. Bu sorular, köken sorusu, felsefi işlemler sorusu, felsefe ile edebiyat arasındaki bağ ve felsefe ile psikanaliz arasındaki sürekli çatışma olarak karşımıza çıkar. Bu sorulara yakından bakarak hem genel anlamda felsefeye dair hem de Türkiye’de bulunacak bir felsefi ân hakkında bir çerçeveye ulaşmayı hedeflemekteyiz.

Köken sorusu itibari ile Fransız felsefesinin Almanlarla olan ilişkisi esaslı, öze ilişkin ve Fransız felsefesinin kimliğini belirleyen türdedir. Bu ilişkinin detaylarını merak edenleri fenomenoloji, yapısöküm yahut hermeneutik alanlarının Alman-Fransız eksenindeki gelişimine göz atmaya davet ediyoruz. Bizim buradaki ilgimiz herhangi bir felsefi ân için yöneltilen köken sorusunun ne anlama geldiğidir. Şayet bu sorunun her felsefi ân için anlamlı olduğunu kabul edersek genel anlamda felsefenin nerede ortaya çıkarsa çıksın nevi şahsına münhasır bir varlığa sahip olamayacağını, diğer bir ifade ile hiçbir milletin yalnızca kendi imkanları içerisinde felsefeyi ortaya çıkaramayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu hâl felsefenin doğasına dair bir kanunu dile getirmektedir. Şimdi, Türkiye’de duraklayacak olan bir felsefenin de kökenleri, tabiî olarak, bir başka durakla irtibat halinde olacaktır. Tersinden dile getirecek olursak Türkiye’de felsefi bir ân için köken arayışının sona ermesi gerekir.

Felsefi işlemler, belli bir felsefi ân için girişilen özgün bir mahalli ortaya çıkarmaktadır. Bu, evrensel anlamdaki felsefenin karşımıza Fransız, Alman yahut İngiliz felsefesi olarak çıkmasının mahallidir. Doğrudan ve çarpıcı bir ifade ile, Heidegger “Dil, varlığın evidir.” derken son derece evrensel bir hususu dile getirmekte olsa da asli olarak “Almanca, Alman varlığının evidir.” demektedir. Foucault’nun incelediği tebaa (Fr. sujet) ve iktidar arasındaki ilişki özelde Fransa’nın Katolik kilisesi/Fransa Kraliyeti ve Fransız halkının ilişkisidir. Felsefi işlemler, filozofların zaman ve mekanla kayıtlı olması bakımından mahallî bir noktaya dayanır ve öte taraftan felsefenin evrenselliğe ulaşmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’deki felsefi ân söz konusu olduğunda Türkiyeli filozofların dile getirecekleri evrensel bir noktada bile olsa Türkiye’nin sorunları olacaktır.

Felsefe ile edebiyat arasındaki bağ, Badiou’nun değindiği nokta itibari ile Fransız filozofların felsefe diline yeni bir biçim kazandırma çabaları üzerinden açıklanmaktadır. Dahası bu filozoflar yalnızca felsefe dilinin yeniden kurulmasıyla değil fakat aynı zamanda felsefe yapma biçiminin de tabiri caiz ise bir Fransız dokunuşu ile yenilenmesi üzerine çalışmışlardır. Örneğin Foucault, Kelimeler ve Şeyler kitabında belki de en güçlü argümanını Velázquez’in Nedimeler (Las Meninas) isimli eseri üzerinden aktarmaktadır. Aklın kuralları çerçevesinde inşa edilen ve haliyle insanların ittifak edebilecekleri bir noktada ortaya atılan felsefi bir argümanın son derece öznel kabullerin iş gördüğü sanat alanında anlatılması bahsi geçen yeni felsefe yapma biçimidir. Diğer bir yandan Merleau-Ponty’nin ontolojiye ilişkin argümanlarının Cezanne’ın resimleri üzerine yazdığı değerlendirmelerde bulunması bu yeni biçime örnek teşkil eder.

Nihayet Badiou’nun sorgulamasındaki dördüncü aşama olan felsefe-psikanaliz arasındaki çatışmadan bahsedebiliriz. Psikanaliz mevzu olarak Alman geleneği içerisinde Frued ile gündeme gelmiş olsa bile Alman felsefesinin psikanalizi sorun olarak karşısına almasından söz etmek mümkün görünmüyor. Diğer bir yandan Lacan’ın psikanalitik yaklaşımı Sartre’ın varoluşsal bir psikanalizi ortaya koyma girişiminden itibaren Fransız felsefesinde bir çatışma zeminine yerleşmektedir. Deluze’ün, Guattari’yle birlikte, psikanalizin karşısına yeni bir yöntem olarak şizoanalizi koyması da dikkate alınırsa Fransız felsefesinin kendi yerini belirlemesi noktasında psikanalizle çatışması bir zemin teşkil eder. Bu çatışmanın karakteristik özelliği ben-öteki ikiliği üzerinden felsefeye bir “benlik” kazandırmasıdır. Aslında bakılırsa bu çatışma felsefenin Antik dönemine kadar geri götürülebilir. Antik dönemde kurulan klasik metafiziğin logos temelli olup Homeros’un mitolojik açıklamalarıyla sürekli bir çatışma halinde olduğunu, bu anlamıyla Lacancı psikanaliz ile Fransız felsefesinin çatışmasının, Homeros’un varlık açıklamaları ile Antik Yunan felsefesinin çatışmasına benzer olduğunu görmekteyiz. Sistematik felsefenin kuruluşunu kendisine atfettiğimiz Platon’un metinlerinde -özellikle Devlet’te açıkça ortaya çıkan- bu çatışmanın izlerini takip etmek mümkündür. Bu durumda genel anlamda felsefenin “logosa” ait olmayan açıklamalarla çatışma içerisinde, bir nevi diyalektik ilişki ile kendini tanımlaması ve kimlik kazanmasından bahsedilebilir. Öyle ise Türkiye’de -yahut başka bir durakta/mekanda- meydana gelecek felsefi ân için diyalektik ilişki kurup kimlik kazanacağı akli olmayan şey ne olabilir? Dikkat kesilecek ilk nokta aranan muhatabın akli-olmayan, diğer bir ifade ile aklın kurallarının dışında iş görme kabiliyetini barındıran özelliklerinin bulunmasıdır. Doğrudan ifadesi ile felsefenin diyalektik muhatabı “kurmaca” olmalıdır. Ayrıca felsefi operasyonların konuları duyulur alanda olsa dahi zemini akli olduğundan karşıt olarak muhatabın operasyonlarının duyulur alanda olması çatışmanın güçlenmesi açısından fayda sağlar. Unutulmamalı ki aradığımız muhatabın temel özelliğinin varlığa dair bir açıklamaya kadir olmasıdır. Kısaca ifade edersek bu özellik varlığı temsil etme (İng. Representation) kapasitesidir. Bütün bu özellikler göz önüne alındığında -kurmaca, duyulur alanda iş görüp temsile kabil olan- en münasip muhatap sinema olarak karşımıza çıkar. Mevcuda gelebilecek bir felsefi ân için sinema ile çatışmak, psikanalizin yerini bilinç tartışmaları ve nörobilim çalışmalarının işgal ettiği düşünülürse yenilenme açısından da elverişli görünmektedir. Bu çatışmanın kurgulanması ayakları yere basan bir sinema kuramının tespit edilmesi ile mümkün olduğundan önümüzdeki sayılarda bu konunun tekrar dile gelmesi işten bile değildir.

11 Ocak 2021 20:06:15