Üç Istanbul'un Adnan'ı Konuşuyor:

Keramettin Topkara

9 Nisan 2022 11:57:24

Üç İstanbul'un Adnan'ı Konuşuyor: "İzdiham Değil İzmihlal Adamı Oldum"

Kendimi tanımlamada o kadar zorlanıyorum ki… Gerçekten ben kimim? Muharrir mi, avukat mı, ihtilalci mi, muhalif mi, politikacı mı, zevk düşkünü bir züppe mi?.. Üç devri yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki ben hayata muhacir olarak geldim, hayatımı muhacir olarak tamamlayacağım. Size kendimi kirli bir aynada -temizlenmesi mümkün değil- göstermek istiyorum.

Hamid Dönemi’nin o kasvetli günlerinde gelmiştim İstanbul’a. Yıkılan Vatan romanımda da yazdığım gibi o devirde “muhacirin Edirne’de gömleği, Ayastefanos’ta eti, İstanbul’da derisi yoktu.” Dostum Şair Raif’in “Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se… / Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-ı İblis’e!” diye tarif ettiği bir sultan vardı başımızda. Bu dizeler, sadece benim değil o dönemin birçok okuryazar takımının da psikolojisini veriyordu.

Ne diyordum?.. Evet, bir göçmen olarak geldim İstanbul’a. Bu göçmenlik psikolojisi, insana nasıl ağır gelir bilemezsiniz! Kırk yıl aynı yerde, aynı şehirde yaşasanız da bu ruh hâlini sıyırıp atamazsınız üzerinizden. Hidayet’in konağında, Süheyla’nın köşkünde, Belkıs’ın yalısında hatta bir süre sonra kendi konağımda bile ne eşyalara ne de bu hayata hükmeden insanlara -kendime bile- tam anlamıyla sahip olabildim. Bu insanların, bu eşyaların, bu hayatın üstünde bir göçmen kuş gibi yaşadım adeta.

Gençliğimde yani Yıldız Baykuşu’nun o uğursuz ötüşlerinin her deliği doldurduğu karanlık günlerde ya Aksaray’da hasta anamın öksürükleri arasında yazılarımı yazıyor ya da arkadaşlarımla ülke meselelerini tartışıyor, gelecek güzel günlerinin hayalini kuruyorduk. Baştan itiraf edeyim ki beni bir dava adamı yapmaktan alıkoyan kadınlardır. Hayır, hayır, suçu kadınlara attığımı zannetmeyin hemen. Suçlu varsa o kişi yine bizzat benim, benim kadın zaafımdır, belki de seciyem ve seviyemdir. Bunu size burada itiraf etmezsem kendimi eksik anlatmış olurdum. Filareti, Süheyla, Belkıs, Zehra, Macide, Raşel ve diğerleri… Hepsi zaafımın ateşini yükseltmekle kalmadılar, ahlak köşkümde yangın çıkardılar. Yani kendi hayatımı kendi ellerimle yaktım.

Kendimi tanımladığım bir kelime daha var: Çöküş. Gerçekten hayatını tek kelimeyle özetle derseniz bana, eskilerin izmihlal olarak bildiği bu kelimeyi seçerdim. Hayatıma dokunan her şey; şöhret, servet, iktidar, gösterişçilik, kadın-erkek ilişkileri, tüketim, israf… mıknatısla çekilmiş toplu iğneler gibi bir çöküş noktasında birleşirler. Her insan, devrinin çocuğudur; benim neslim de bir çöküş neslidir. Yaşadıkça gördüm ki sahip olduğum her şey çöktü. Ait olduğumuz koca devlet bile…

Kendimi size yeni tabirle olabildiğince yalın anlatmaya çalışıyorum. Ben, muharrir Adnan, biraz da çevremin, yaşadığım dönemin adamıyım. Çevremdeki insanlara bakarak aslında nasıl biri olduğumu kestirebilirsiniz. Hidayet’le başlayalım. Hidayet, 27 yaşında jurnalci üst düzey bir devlet memurudur. Konağında verdiği davetlere dönemin kalburüstü adamları katılırdı. Bu davetlere katılmak o dönem için önemliydi, Hidayet’in referansı olmadan bir yerlere gelmek neredeyse imkânsızdı. Konağı gerçekten bir saraydı. Davet edilen misafirler yemeğe geçmeden Louis-Quinze salona alınır, Louis-Philippe koltuklarda oturtulurdu. Konakta akşam yemeği Fransız gümüşünden şamdanlarla yenirdi. Koltukları Cordoue derisi kaplı ve İspanyol markaydı. Uşakları beyaz eldivenli ve siyah fraklıydı. Konağın duvarında Fransız Goblen halısı asılı dururdu. Kahveler çok büyük meblağlarla edinilen eşyalar eşliğinde şark odasında içilirdi. Ah o şark odası… En büyük pişmanlığımdır, Hidayet’ten kalan o odayı Moiz’e kaptırmak. Hidayet, insanlara tepeden bakar, onları küçümserdi. “Uşaklarıyla ağzından, ahbaplarıyla burnundan konuşurdu.” Hidayet’in etrafı dalkavuk doluydu; vekilharcı Süleyman önce Hidayet’in sonra benim dalkavuğum oldu. Üst perdeden konuşmayı severdi, sanki kendisi kral biz de uşaklarıymışız gibi. “Dedem Kazasker Efendi merhum bu takımı Prenses Zeynep Hanım’ın terekesinden almıştı; merhumeye de İngiltere Kraliçesi Viktorya Hazretleri hediye buyurmuşlardı. Cristal de Roche’turlar; hem de…” şeklinde konuşurken yüzündeki kibri, asalet göstericiliğini görmeliydiniz. Peki, bu adama niçin katlanıyordum? Elbette nüfuzu için. Hidayet olmasaydı, ne Süheyla’ya ne de Belkıs’a ders verebilir, o önemli kişilerle tanışabilirdim. Fakat onun bu zengin dönemi uzun sürmedi, 10 Temmuz’da gözden düşmeye başlamış; 31 Mart Hadisesi’nden sonra ise misafirleri, uşakları, parası azalmış ve kahrından -gerçekten kahrından- ölmüştü. Zavallı Hidayet! Ölmeden önce konağıma gelmiş, siyasi bir şeyler talep etmişti. Böyle hafiyelerle işim olmaz, derhal konağımdan kovmuştum. Gerçi Hidayet’te hoşlanmadığım davranışları daha sonra kendim sergilemedim mi? Ayrı mesele…

Dindar arkadaşım Şair Raif’i bilir misiniz? Hep namustan dem vururdu. Ben de ona “Namus ve namussuzluk, görmediğimiz bir çocuğun oynadığı yazı mı, tura mıdır?” diye cevap verirdim. Dinsiz olduğumu bilirsiniz. Bununla birlikte romanımı okuyanlar bilir; orada Beyoğlu ve Süleymaniye’den bahsederim. “İstanbul, Süleymaniye yapıldığı gün bizim oldu.” cümlesini sanırım Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin etkisiyle yazdım. Aynı romanda “Beyoğlu fethedilemeyen İstanbul’dur.”diye hayıflanıyorum, orayı yozlaşmanın, çürümüşlüğün merkezi görüyordum ama yine de yaşamak için Beyoğlu’nu tercih ediyordum. Aslında bu gelgitler bizim neslin en büyük sorunu. Çünkü biz ikbal devirlerinin değil idbar dönemlerinin çocuklarıydık. Raif’ten söz nereye geldi… Raif’le birçok noktada zıt olsak da Yıldız’da oturan o müstebite olan düşmanlıkta tam mutabıktık. Sanırım bizi birbirimize yaklaştıran da Yıldız düşmanlığıydı.

Beni en çok cezbeden şey nedir, derseniz hiç duraksamadan “güç” derim. İster iktidar ve şöhret gücü ister paraya veya kadına hükmetme gücü isterse bilgi gücü. Ne yalan söyleyeyim Süheyla’yı başta küçümsemiştim ama ondaki Fransızca ve edebiyat bilgisini görünce hayran oldum ona. Belkıs’taki güç ise onun insanı ezecek kadar güzel olmasıydı. Evet, güzellik de bir güçtür, üstelik bu güç parayla birleşince ne kadar etkili olur, bilemezsiniz. Partim İttihat ve Terakki’yi de nüfuz gücü için seviyordum. Diyebilirim ki benim hem zaafım hem de meziyetim bu kuvvet-perestliğimdir.

Okurlarımın birçoğu benim vicdanını kaybetmiş bir ahlaksız olduğumu düşünebilir. Süheyla ve Belkıs vakalarından sonra Zehra ve Macide ile dost hayatı yaşamam okurlarımın gözünde beni küçük düşürdüğünün farkındayım. Nerede idealist Adnan diye sordunuz belki de. Belki de birçoğunuz bu tip ilişkilerin yalnız romanlarda, filmlerde olageldiğini düşünüyorsunuz. Hayır, sevgili okurlarım, hayır, sizi temin ederim ki yaşadığım hayat gerçektir. Bu öyle bir realite ki pek çok pencereden kapkara görülebilir ama siz de geceden daha karanlık olan o günlerde yaşasaydınız kalbinizi bir nebze aydınlatmak, birazcık serinlemek için o bataklığa, çamurlu ve kirlenmiş suların akıntısına mecburen kapılırdınız. Çamurlu suda yüzenin de üstü başı doğal olarak pislenir. Beni yargılayan okurlarımdan bunu düşünmelerini istemem de herhalde benim hakkımdır.

Hatırlarsınız, Epiktetos’un bir cümlesi vardı; neydi o? Zannediyorum şöyleydi: “Muvaffak olduğum için memnun değilim; memnun olduğum için muvaffakım!” Bir zamanlar yani bir taksim üç İttihat ve Terakki Adnan olduğum zamanlar, bu söz benim adeta düsturumdu. Hayat felsefemin özeti. İnandığım gibi yaşamıyordum da yaşadığım gibi inanıyordum. Çok zengin oldum, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok… Karım Belkıs’a – Tabii ya ne zannettiniz, en güzelini ve en asaletlisini… - adını, rengini bilmediğim Blue-Blanc tek taşlar, kırmızı inciler, lacivert elmaslar alıyordum. Hükümetin içinde değildim ama hükümettim. Aylar geçtikçe servetime ben de alıştım. Ama bazen servetimin ve iktidarımın sınırsızlığından korkuyordum. Bunların elimden gitme ihtimalini düşündüğümde ürperiyordum. Artık bütün zenginler gibi gündüz ve gecelerim doluydu: Uyku, içki, oyun ve kadın. Söyleyin Allah aşkına, hangi piyango vurmuş milyoner, kendisini hayra hasenata, namaza niyaza vermiştir? Giderek Safa’nın, Karaosmanoğlu’nun romanlarında yarattığı kahramanlara dönüşmüştüm, çürümüş ve kokmuştum. Çürüyen sadece ben miydim? Üç döneme üç evlilik sığdıran zevcem Belkıs, gençlik arkadaşım Moiz, partim İttihat ve Terakki mensupları, nazırlar, uşaklar, yüksek rütbeli memurlar, koca bir devlet erkânı… hepimiz ama hepimiz çürümüştük. Devlet-i Aliyye âdeta Devlet-i Deniiyye olmuştu.

Hayatta en büyük pişmanlığımın ne olduğunu merak edenleriniz vardır belki. Onu da söyleyeyim: Uşak Ahmet’in idamına sebep olmam. Bir kanun adamı olarak bu kanun dışı evladımı kendi ellerimle ölüme gönderdim. Yaptığım onca kanunsuzluk bir tarafa, keşke Ahmet’imi ipten alan el olabilseydim. Yazık ki onu kendi ellerimle boğdum.

Lafı uzatmayayım artık. Yazacak hatta konuşacak kadar mecal kalmadı bende. Öksürük nöbetlerim rahat vermiyor. Sanıyorum ilahi bir el -varsa eğer- tarafından cezalandırılıyorum. Yakında öleceğim sevgili okurlarım. Arkamdan kim ne diyecek artık umrumda değil. O kadar çok kişinin hayatını altüst ettim ki belki tabutumu taşlayan, yaklaşıp tüküren bile olur. Siz de mi sevgili okurlarım? Siz de mi bana merhametsizce, hınç ve nefretle bakıyorsunuz?