Ne Alakası Var?

Orhan Gazi Gökçe

25 Temmuz 2021 04:39:19

18.07.2021

Kendini yüzü yıpranmış kanepeden zorla kaldırıp mutfağa attı Koray. Dermansız kolları tüm öğrenci evlerinde olduğu gibi hangi ayarda çalıştığı bilinmeyen buzdolabının kapağına uzandı. Kapağın iç raflarında dizili maden sularını görünce iyiden iyiye sabırsızlandı ve elleri yeşil şişelerden birini kavradı. Dolap kapağındaki magnet açacakla tek hamlede şişenin kapağını o bilindik sesi çıkartarak açtı. Dünyanın tüm serinliklerini hissetmek istercesine yudumlamaya başladı esası mineralli su olan bu gazlı içeceği.

Güneş, bulunduğumuz yarım küredeki vazifesini tamamlayıp “Hadi bana eyvallah!” demeye niyet ederken sıcağını bıraktığı beton yığınlara milyonları emanet ediyordu. Mevsimler de biraz sınıfsaldı nitekim. Klimasız evlerde cereyanda kalmayı göze alarak serinleme fırsatı aranan geceler çok yorucuydu.

Metroya on sekiz dakika yürüme mesafesi, atlasan dolmuşa sahil beş dakika diye tuttuğu bu kibrit kutusu gibi yanmaya hazır dairenin içinde ne kadar az zaman geçirirse kendine kar sayıyordu bu mevsimde Koray. En kalabalık zamanlarda dahi belediye otobüsleri bile bu kentsel dönüşüme susamış evin yanında çölde bir vahaydı sanki. Zincir marketlere girip çıkmanın zahmetine klimalar hatırına katlanılabiliyordu.
Hayatı sorgulamak için gerçekten hava çok sıcaktı. Magnet açacağa yapışan şişe kapağını çek bırak yapmaya başladı oturduğu yerde Koray. Manyetizma denilen şey gerçekten enteresan bir fizik kanunu diye düşündü. Buzdolabının sıkıca kapanması için de mıknatıslar fevkalade bir vazife üstleniyordu. Zihni böylesi basit şeylerle de olsa işlemeye başlamış, duyularının farkına tekrar varmıştı. Beyindeki elektrik dengesinin hayatiliği konusunda düşündü gözü ışıyınca. Gözlerdeki ferin gitmesinden kasıt beyindeki voltaj düşüklüğüydü evet, gözlerini ovuşturdu, kafasını kütürdetti. Tembellik yapılacak zaman değildi!
Günler birbirine katışıp dururken bu koca şehirde, şu küçücük dairenin içinde fotokopicilerden topladığı ders notları, dönem arkadaşlarının bulunduğu whatsapp gruplarından akan pdfler ile cebelleşip duruyordu. Final haftasının tam ortasındaydı. Okuduğundan anlayan biriydi ancak dananın kuyruğunun kopacağı şu günlerde zihni buruşmuş bir kâğıttan farksızdı. Hâlbuki Hukuk Fakültesinde okumak, mümeyyiz bir zihin istiyordu. Kim bilir karşısına hangi zorlayıcı vakalar final sorusu olarak çıkacaktı?

Derslerin hocaları ile arayı iyi tutmanın, onların gönülleri sıra gitmenin önemini biliyordu ancak bazen bıçak kemiğe dayanıyor, muhalif damarında kan oldukça hızlı akmaya başlıyordu. Sözü dersin esasından kaçırıp güncel siyasi meselelere getiren bir hocasıyla günün birinde bir gerginlik yaşamıştı. “Ne alakası var hocam?” diye sorudan çok bir feryada benzeyen münasebetsizce bir cümle çıkıvermişti ağzından işte. Arkadaşları cümleyi içlerinden onaylıyor fakat hocanın umumi gazabından Allah’a sığınıyorlardı. Koray’a biraz acıyarak ve biraz da kendi akıbetlerinden korkarak baktılar sonra toparlayıp gözlerini döndürdüler yuvalarına.
Bahsi geçen hocamız, Facebook’un hızlı akademisyenlerinden biriydi. Zamanının önemli bir kısmını bu önemli etkileşim havzasında geçirir, hemen hemen her gün ülke ve dünya gündemindeki meselelere dair birkaç paragraf paylaşım yapmayı kendisine vazife bilirdi. Birkaç saat içinde paylaşımı altında uzanan yorumların hiçbirini cevapsız bırakmazdı. Klavyede öfkeyle karışan harflerin, anlamsız emojilerin haddi yoktu ve tabii hesabı da.

Sanal ortamdaki reflekslerine bakılırsa işin sonu iyiye varmayacaktı Koray için. Öyle de oldu. Koray’ın sorduğu soru amfinin duvarlarından sekip bir Facebook bildirimi gibi hocanın kulaklarına vardı. Bu beklenmedik sesin nereden geldiğini tespite çalıştı Borçlar Hukuku profesörü. Yakın gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Bakındı, bakındı… Koray’ın şu durumdaki tek avantajı amfinin fazlasıyla kalabalık oluşuydu. Eksik dersi olan ikinci öğretimden öğrenciler de vardı o gün derste. Hocanın ekrana bakmaktan yorulmuş gözleri dolaştı karşısında oturan genç ve tedirgin gözlerde bir bir.

Koray işin sınıfa maliyetini düşündü ve “Ne alakası var hocam, borçlar hukuku ile Akdeniz meselesinin?” diye gemi azıya alarak sorusuna açıklık getirdi. Bazen pusmak yerine dikine gitmek daha avantajlı olabiliyordu nitekim. Profesör sonunda ses ve görüntü kompozisyonunu tamamladı ve hedefine kilitlendi. “Siz hangi alakayı kurabildiniz de bu alakayı kuracaksınız. Ah şu alakayı bir kurabilseniz!” diye kelimelerin son hecelerinde titreyen sesiyle Koray’a mukabelede bulundu. Olan olmuştu. Koray hem sesi hem de görüntüsü ile artık mimlenmişti. Borçlar Hukuku ile Akdeniz meselesi arasındaki münasebeti kurmakla geçecekti bu dönem belli ki.

Evin sokağa bakan penceresinden uzattı gövdesini Koray. Başını en az doksan derece kaldırmasa gökyüzünü görmesi mümkün değildi. Seneye bu zamanlar nerede, neler yapıyor olacağım acaba diye düşündü. Belki bir hukuk bürosunda dilekçeler hazırlayarak stajını tamamlayacaktı belki de bir taşra kasabasında savcı ya da hâkim olabilmek için mülakatta ter dökecekti. Bunların ikisi de tüm sıkıcılığına rağmen Koray için iyi ihtimallerdi. Tek dersten bir sene kaybetmenin vehmini zihninden uzaklaştırmak için dikkatini sokakta saklambaç oynayan çocuklara vererek ara ara yoklayan panik-ataktan kendini zor kurtardı.

Borçlar Hukuku sınavına artık saatler kalmıştı. Her öğrenci gibi aynı sorulara muhatap olacaktı lakin kâğıdı bir başka hassasiyetle okunacaktı fikrince. Ne yapsam, ne yazsam boşa gidecek diye düşündü dersin notlarında gezdirirken gözlerini. “Dürüstlük Kuralına Dayandırılan Sözleşme Benzeri Borç İlişkileri”nden “Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Talebin Diğer Kurumlarla İlişkisi”ne; “İfa İmkânsızlığı”ndan “Zaman Aşımı”na kadar birçok konunun altından girip üstünden çıkması gerekiyordu ama bu neticeyi değiştirecek miydi? Belki hocası onun dürüst ve açık yürekli olmasını takdir edecekti kim bilir? Bu düşünceyi güçlendirmeye çalıştı zihninde. Neticede kötü bir şey yapmamıştı. Borçlar Hukuku ile Akdeniz’deki askeri hareketlilik arasında kuramadığı alakanın kurbanı mı olacaktı?

İşin şakaya gelir yanı yoktu. Koray, kendine ilk kez bir Facebook hesabı açtı. Borçlar Hukuku profesörünün ismini arattı ve hocasıyla arkadaş olmak istedi. Aynı zamanda kendisini bir mesaj ile tanıtmanın daha uygun olacağını düşünerek kibar ifadelerle hocasını selamladı, amfideki manzarayı hatırlattı. Aslında her konunun birbiri ile alakalı olabileceğini, Borçlar Hukuku ile Akdeniz’deki son gelişmeler arasında doğrudan olmasa da dolaylı bağlantıların varlığı konusunda ikna olduğunu düzgün cümlelerle anlatmaya çalıştı. Toyluktan ileri gelen heyecanın bu olumsuzluktaki payına dikkat çekerek özrünü beyan etti. Son cümlesinin noktasından hemen sonra mahcup ve masum gülümseme emojisini de ekleyerek gönder tuşuna bastı. Çok geçmeden mesajının görüldüğüne ilişkin bir işaret aldı. Bekledi, bekledi. Mesajı gören, mesajı aldığına dair yazılı bir dönüt vermedi. “Görüldü yemek” diyordu gençler bu duruma. Koray, görüldü yemişti.

Daraldıkça daralan bu sıcak yaz akşamı vaktinde masada birbirine giren notlar, açık bilgisayar ekranı öylece kalan Koray, sıkışan göğsüne bir deva umarak çekti derinden derine nefesleri. Kalktı, mutfağa gitti, yine bir serinlik umarak açtı buzdolabının kapağını, şişelerden birinin soğuğunu kavradı.