On iki

Orhan Gazi GÖKÇE

25 Şubat 2021 11:22:13

Duraktan ayrılmak üzere olan otobüse koştura koştura son anda yetişen krem rengi pardösülü, boz eşarplı yaşlı kadın, koşturmanın ve fazla kilolarının tabii bir neticesi olan hararetiyle nefes nefese otobüse biniyor. Arada bir yutkunarak nefesini kontrol etmeye ve bir taraftan da otobüsün orta kısımlarına doğru ilerlemeye çalışıyor. Otobüse yetiştiğine göre sabahın gözü kör olasıca trafiğinde uzun süreceği belli olan bu yolculukta tutunacak bir yer araması garip değil elbette. Bu şehrin insanına özgü aslında uykuyu tam alamamaya yorulabilecek bir sabah öfkesi herkesin alnındailk bakışta çok rahat okunabiliyor. Otobüsün her dur-kalkında birileri yâ sabır çekerken, birileri “Bu şehirde ben ne yapıyorum acaba?” diyerek hayatı sorguluyor. Ben de aynı sorgunun içinde her gün aynı saatte, bu otobüse ilk duraklardan birinde biniyor olmanın mahcup imtiyazıyla kulağımda motor sesini bastırsın diye açtığım müzik eşliğinde izliyorum manzarayı.

Yaşlı kadın kımıldamadan duran ve kendi ilerleyişine engel olduğunu düşündüğü insanlara yekten söylenmeye başlıyor. Gittikçe yükselen sesi insanların uykulu, garip bakışlarını zorla da olsa kendine çekiyor. Otobüsün orta kısımlarında gözleri ekranda, kulağında kulaklık takılı bir genç kıza yöneliyor yaşlı kadının sitemden öfkeye dönen sözleri: “Kımıldamıyorsunuz ki geçelim, ne oluyor size canım. Hadi ama ya, sabah sabah!”

Güneş, henüz kendini göstermemişken, henüz zihninin kırışığı açılmamışken, ayakta uzun bir yolculuğu da göze almışken yaşlı kadının geliyorum bak şimdi diyen öfkesinin muhatabı olduğunu omzuna ayarsız bir şekilde dokunan tombul parmaklar ile fark ediyor genç kız. Yaşlı kadının sesini hiç duymamış olacak ki aniden ekrandan başını kaldırıp, kulaklığın tekini çıkarıp kulağından, sertçe bir bakış fırlatıyor tombul parmakların sahibine, “Napıyorsun, ne istiyorsun teyze?” diyor, sesini çok da tartıp ölçemeden.
Yaşlı kadın, deminden beri düşmeyen nabzından aldığı cesaretle “ Elinizde bir telefon, bak ha dur, ne kimseyi görüyorsunuz, ne kimseyi duyuyorsunuz…” diyerek ileri doğru bir hamle daha yapıyor. Genç kızın elindeki telefon, kızın tek kulağındaki kulaklığın kablosundan da kurtularak yere düşüyor. Genç kız bir taraftan çantasını sırtına yerleştirmeye, gözünün önüne yığılan saçlarını toparlamaya çalışıyor bir taraftan da yere düşen telefonunu eğilip almak için uygun anı kolluyor. Aynı zamanda zihninden çok değil yaklaşık bir dakika içinde olup bitenleri izaha çabalıyor. Yaşlı kadınların öfkesi var da genç kızların yok mu? Onlarca ayağın arasına düşen telefonu zor zahmet eline alıp sitem dolu şu cümleyle söylüyor: “Senin de torunun on iki olsun da göreyim.”

Acaba benden başka kaç kişi “on iki” sayısını duyunca kızın lise son sınıf öğrencisi olduğunu, sınava hazırlandığını, telefonuyla da belki bir ders videosu izlediğini, notlarını bilmem kaçıncı kez okuduğunu ya da öğretmeninin “WhatsApp” üzerinden cevapladığı sorulara göz attığını o anda hemencecik anlamıştır?
Genç kızın bu içten cümlesi bana o kadar dokunaklı geldi ki bunu size tam olarak anlatamam, beklemeyin. Neden biliyor musunuz? On iki olmak öyle bir şey ki hayatın altın yıllarının sonuncusunu sanki yoğun bakım ünitesine bağlanmış gibi, sanki dünya beş şıktan ibaretmiş gibi, sanki herkes kazanıp sen elenecekmişsin gibi hissederek geçiriyorsun. Bunu on iki olmadan ne ben anlatabilirim, ne de siz anlayabilirsiniz.
Yaşlı kadının hararetine bir su serpeyim biraz da sevaba gireyim niyetiyle sesleniyorum kendisine: “Teyze; gel, gel, buraya otur sen bakalım.” Teyze önündeki birkaç kişiye daha söylenerek geliyor yanıma. Genç kız, işin içine torunlarını karıştırınca kalbi yumuşuyor sanki “Ya, sadece buna kızmıyorum ki ben, benim torunlar da aynısı!” diye söylenmeye devam ediyor. Ben telefonumu çoktan cebime koymuş, yaşlı kadının her bir kelimesini başımı sallayarak onaylıyorum. Ama gönlüm on ikiden yana, ne yalan söyleyeyim. Hele bir torunun on iki olsun, hele bir... İşte o zaman anlayacaksın sen de teyze diyorum, içimden. Gün ışıyor, otobüsün camında erken yorulan insanların nefes buğusu, on ikilere dersim var, inşallah yetişirim.