Sermest

Fatih Alibaz Dursun

14 Ocak 2021 07:39:20

Kendini bir kızın arkasına bakarken bulmuştu yine. Farkına varır varmaz başını çevirdi, kendinden utandı. Kızın yüzüne dönüp bakamadı, ne kadar istese de. O kısa küt saçlı siyah trapez elbiseli kızdan utanıyordu, otobüsün kirli ve yağlı camlarından, etrafta homurdanıp duran ihtiyarlardan -ah ne de çoktular-, hemen iki koltuk önündeki orta boşluktaki arabasında uyuyan bebekten, muhtemelen gözleri iyi görmeyen şaşı abladan, başını cama dayamış vaziyette kulaklığından müzik dinleyen sakallı delikanlıdan, sıcaktan eflatun renkli gömleğinin üstten iki düğmesini açıp kıravatını iyice gevşeten şoförden, en önde basacak akbili olmadığı için bilet okuyan makinenin yanında dikilip kendisine yardımda bulunacak birisini bekleyen kısa boylu esmer tenli kot pantalonlu abiden, arapça bir kitabı göğsüne sıkıca bastırmış kahverengiye çalan pardesüsüyle bir eliyle kapının kenarına tutunup diğer eliyle telefonunda mesaj yazan ve muhtemelen ilahiyatta okuyan talebe kızdan ve bütün bir şehir ahalisinden utanıyordu. Utanmalıydı, utanmasa dilediğini yapacaktı. Hemen ilk durakta iniverdi. Biraz yürüdü. Sıcak bastı. Biraz daha. Sırtı terliyordu.

Az evvel yıkadığı saçları yavaş yavaş yağlanmaya başladı. Müzik dinlemek için kulaklığını çıkardı. Kulaklığın dolaştığını farkedince vazgeçti. Tekrar yerine koydu. Yanından sarı-beyaz tüylü iri bir kedinin geçtiğini gördü. Merakla seyretti kediyi. Kedi az ileride durup, patilerini yere iyice dayayarak gerindi. Sonra etrafından hızla geçip gidenlere aldırmadan biraz daha ilerleyip yakındaki çöp kutusuna atladı kedi. Yürümeye devam etti, az evvelki kızın trapez elbisesini unutmuştu. Şimdi babasını düşünüyordu. Acaba neden babasıyla arası bu kadar kötü olmuştu birdenbire? Daha da mühimi, acaba babasının bundan haberi var mıydı? Olmalıydı. Yoksa? Bilemedi.

Elbet onun da kendince pek çok uğraşı vardı. Her şey hakkında bu kadar ince düşünmeye vakti yoktu. İş güç sahibiydi baba. Evlat ve aile sahibiydi. Borçları, poliçeleri, bordroları, harcırahları, mevzuatları, bitirmesi lazım gelen işleri vardı. Bunca mevzu arasında, durup onun ufacık dertleriyle ilgilenecek değildi. “Babalar ancak ölünce sevilir.” Diye bir fikir geldi aklına. Sonra bundan büyük bir korku ve üzüntü duydu. Ya Suriyeliler, mülteciler, savaş çocukları? Onların hiç babası yoktu. Depresyona girecek vakitleri de yoktu. Onlar yalnız yaşamaya çalışıyordu o kadar. Yaşamak. Bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki, derken neyi kastetmişti acep üstad. Yaşamak. Kaç zamandır binbir kementle sarıyordu boynunu.

Neye yaşamak denirdi, Dostoyevski hazretlerinin dediği gibi uçurumun kıyısında, bir kulaçlık yerde yaşamaya mahkûm edilse de yine hayata tutunmaya çalışır mıydı insanoğlu? Çalışıyordu işte. Düşleri içinde kalsa da, kolları kanatları koparılsa da, evleri yurtları yakılsa da çalışıyorlardı. Her şeyin kıyısında olmak, hiçbir yerde olmamakla aynı şeydi. Hiçbiryerlilik. Hiçbir şeylik. Hiçlik. Hiç. H. Kursağından çıkan her harfin bir noktaya tekabül etmesi insanı tedirgin etmeye yetmez miydi? YETER DE ARTAR ULAN. Diye bağırdı elinde olmayarak. Kafasını kaldırdı. Hemen sağ tarafta oturmuş nalbur dükkanının önünde çay içen iki adam aniden çıkıveren sayhayı anlamlandırmaya çalışan bir ifadeyle yüzünü ona çevirdi. Hemen telefona bakarmış gibi yapıp hızlandı. Adamlardan biri dudağını bükerek bakmaya devam etti. Diğer adam çay bardağında kalan son yudumu kafasına dikerek ilgilenmeyi bıraktı. Biraz daha hızlandı, şehre ayak uydurarak.

Varacağı bir yer olduğundan değil, aynı yolda gide gele tam orada hızlanmayı meleke haline getiren mafsalları farkından olmadan zorluyordu onu. Hızlandıkça düşünceleri de silikleşiyordu. Tıpkı düşünceleri gibi silik halde duran varış yerine ulaşmak gayesi kaplıyordu içini. Hızlandı. Tam eski, bahçesinde rivayete göre velî bir zatın türbesinin olduğu caminin önünde nefes nefese kalınca diğer bütün adi vakitlerden daha fazla hızlandığını fark etti.

Gün sanki batmak için onun durmasını bekliyordu. İki yanındaki binaların yüksekliğinden dolayı tam seçemediği, fakat orada uzaklarda bir yerde durduğundan adı gibi emin olduğu güneşe çevirdi yüzünü. Çok hafif bir sesle, fısıldar gibi söyledi meramını: Vakit tamam herhalde, artık gidebilirsin güneş kardeş. Bunu der demez akşam ezanı okunmaya başladı. AZİZ ALLAH. Kendini bir an elfazı küfürden bir söz etmiş gibi hissetti. O kim oluyordu da güneşin batışına karar verir gibi konuşuyordu? Sanki o izin vermese doğup batmayacak mıydı güneş. SÜMME HÂŞA. Yine kendini kötü hissettirecek bir şey buldu. Namaza gideyim bari, dedi. Camiye baktı. Türbeye baktı. Mafsallarından gelen bir melekeyle hızlı hızlı fatiha okumaya başladı. Sonrasında üç kulhü. Türbenin üstündeki talik yazıyı okumaya çalıştı. Her seferinde yapmaya çalışıyordu bunu. Yine her seferindeki gibi okuyamadı. Ama bu kez karanlıktan dolayı tam seçememeye vurdu beceriksizliğini. Zaten güzel gözleri -en azından öyle olduklarına inanıyordu- ona hep ihanet ediyordu. Şu lanet çerçevelere hapsolmak yoruyordu narin bedenini. Ha ha. Narin beden fikri komik geldi ona.

Narinlik, nazeninlik, zarafet hep hanım kısmısına yakışan sıfatlardı. Oysa o sert olmalıydı, kabuklu, damarlı olmalıydı. Tıpkı kusursuz bir meşe tomruğu gibi. “Tomruk” kelimesi gibi ağzı doldurmalıydı sözleri. Halbuki o meşe sevmezdi ki. Servileri severdi. Hoş gerçi ikisiyle de duygusal bağ kuracak kadar mesaisi olmamıştı. Yine de yalnız isimlerinin onda uyandırdığı hisler böyleydi. Sedir ve ladin ağacını da çok severdi misal. Ama mavi renkli olanlarını. Keşke bir bahçesi olsaydı da ikisinin fidanlarını alıp elleriyle dikebilseydi. Bir de at olsaydı o bahçede, alnında beyaz sakarı olan siyah bir at. Atlara ve uzaklara hayran, o bahçede hürce koşsaydı. Hürlük, bu zaman dilimine ve bu mekana ait bir olgu değildi.

Şimdilerde burada yalnız kupkuru bir mücadeleden söz edilebilirdi. Kimin, kimle, neden savaştığının belli olmadığı, kimliksizlerin yaşamak hakkını elde etmeleri karşılığında canlarını vermeye icbar edildiği bir harp meydanı. Burası imajiner mesuliyetlerin diyarıydı. Güçlü olmak mesuliyeti mesela. El mümin’ül kaviyy efdal mine’l mümini’d daîf. Bu hadis ne manaya geliyordu. Güç ne demekti. İman artmaz ve eksilmezdi, bunu iyice bellemişti. İmandan şüphe de edilmezdi misal. O var veya yoktu. İşleyemediğimiz günahların ağırlığı... HA HA. Sesli güldü yine, türbenin karşısında. Sonra merhum evliya hzaretlerine ayıp oldu diye utandı. Kabre dönerek; Pardon, dedi ve içeri girdi. Namazın ikinci rekatındaydı cemaat. Hızla ayakkabılarını çıkardı, koşa koşa arkadaki safın sağ tarafındaki boşluğa gitti. Tam niyet edecekti ki, üst dudağında hafif bir ıslaklık sezdi, elini burnuna götürdü. Koyu bir kan sızıyordu hafif hafif. Hay Allah, dedi ve camiden çıktı. Rabbim neden sevap işlememe izin vermiyorsun? Zaten zor bela gelmişim camiye, bir de bu.

Kendi kendine böyle söylendikten sonra abdest almak için şadırvana yöneldi, sonra ayakkabılarını tekrar çıkarmaya erindi. Erinenin oğlu kızı olmazmış, derdi annem. Annem çok şeyler söylerdi. Ne anlatıyordu acaba? Tıpkı baba gibi, anne de eksik bir mefhum olarak duruyordu kalbinin bir kenarında. Her zaman yaptığı gibi, yatılı okul denen katliam evinin bir kurbanı olmasına bağladı bunu. Sonra da yatılı okulunu hatırlayıp ona haksızlık yaptığını düşündü. Ne yani, anne babasının sözünden çıkmayan bir sünepe olsa daha mı iyiydi. Ama böyle de ne bileyim, sıla-i rahim falan. Anne babaya öf bile dememek gibi kaideler kafasını kemiriyordu. Bir an için: Ben bunları hafife mi alıyorum acep, diye düşünmekten kendini alamadı. Az evvel yapmaya erindiği ayakkabı çıkarma eylemini birkaç dakikalık siftinmeden sonra nihayet başardı, kollarını sıvayıp abdest almaya koyuldu. Abdestin farzı dörttür. El yüz baş ayak. İslamın şartı beştir. Amel imandan bir cüz değildir. Hmm, buna yakılırdı işte. Abdesti bitirince ıslak ellerini pantolonuna sürerek eprimiş siyah deri kol çantasını açtı, içinden işlemeli metal tabakasını çıkardı, önceden sardığı tütünü çıkardı. Tütünler ıslak. Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler/ piyangocular, çiçek satın alanlar/ sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler. Bir tane imandan cüz olmayan amellerine, o bitince bir tane de bütün mümkünlüklerin kıyısına yaktı.

Namazı kıldı. Camiden çıktı. Yürüdü. Öylesine etrafa bakınmaya başladı. Namazı kılmanın verdiği rahatlıkla, zihnini serbest bıraktı. Rastgele kavramlar, kelimeler, şarkı sözleri kafasından geçmeye başladı. Diferansiyel kayışı. Heri Potır ve Azkaban tutsağı. Yerom Boateng. Meşkelciyyûn. Cenne cenne cenne. Cenne ya vatanna. Mazot. Ağlamadan/dillerim dolaşmadan. Böyle deyince irkildi. Bir süredir yere indirdiği başını kaldırdı. Sebebini bilmeden, sağa doğru çevirdi. Hemen yanı başında bir kadın, bir pasaj girişindeki merdivenlere oturmuş sigara içiyordu, göz göze geldiler. Normalde olsa, hemen başını çevirirdi ama hissedilecek kadar bir süre kadının gözlerine bakmaktan kendini alamadı.

Uçları kızıla çalan dalgalı saçları ve yeşil gözleriyle kadın, Gönül Yarası’ndaki Dünya gibi bakıyordu ona. İki taraf da tuhaf biçimde bakmayı sürdürünce, garabeti farkedip önüne döndü. Yürümeye devam etti. Dünya bir metadır. Tam boşlukta süzülürken nereden çıktın be Dünya. Yalan dünya, yalan dünya/ civanı derde salan dünya, salan dünya. Ey dünya. Rabbim beni bir dem belayı aşktan cüda et. Ben istemem belayı lakin bela ister beni. HAŞA. Fuzuli hazretlerine yaptığı bu ayıptan sonra utanıp birden sağa döndü, duruverdi. Durunca köşeden hızla gelen bir çocuğa çarptı. Pardon, deyip koşmaya devam etti çocuk.

Aslında pardon demesi lazım gelenin kendisi olduğunun ayırdına varamayacak kadar dalgınlaşmıştı, zira az evvel Dünya’yı görmüştü bilâ şek. Kenara çömeldi. Tabakasını çıkardı yeniden. Arap çarşafını açıp tütünleri içine koymaya çalıştı ama eli hafiften titriyordu. Güç bela koydu ama bu sefer de katlayamıyordu. Birden fazlasıyla beceriksizleşmişti. Bütün bunlar olurken, bir yandan da terlemeye başlayan elleri Şam kâğıdını ıslatmıştı. Bunu da görünce yere attı kâğıdı. Tabakayı aldığı yere geri bıraktı. İstemese de gözleri kadının bulunduğu yere yöneliyordu. Kadın sigarasını bitirmiş, olan bitenden sıkılmış gibi bakmaya başlamıştı etrafa. Halbuki bir şey olmamıştı. Peki o uzun uzun bakışların anlamı neydi. Her şeyi belli bir aklî açıklamayla izah etmenin mümkün olduğu inancındaydı, istidlalî bir akılla olmasa da. Kadın ona bakmıştı, bu vazıh. O da kadına bakmıştı, yo hayır, buna bakmak denilmez, seyretmişti o. Bu da vazıh. -Kadın Dünya’ya benziyordu rabbim- pek vazıh, apaçık hatta düpedüz hatta ayan beyan hatta bariz biçimde ortada.

Bir sigara daha yakıyor. Rabbim elleri ne kadar da zarif. Her dudağına götürüşünde beyazlığı dantel gibi
süzülüyor.

Yavaşça bir nefes aldı, artık ismi Dünya olan kadın. Alnına düşen saçlarını ince parmaklarıyla geriye doğru attı. Bir nefes daha alıp hemen yanıbaşındaki duvarda söndürdü henüz yarısı içilmiş sigarayı. Ağır hareketlerle yerinden kalktı, sanki bir şeyi yahut birisini arıyormuş gibi etrafa bakındı, bunları yaparken hiç aceleci değildi, sonra bir kez daha alnına düşen saçlarını düzeltip yürümeye başladı. Dünya yaklaştıkça O’nun da nefes alıp verişleri hızlanıyordu. Yirmi adım sonra eğer yolun sağına dönerse muhtemelen bir kez daha göz göze geleceklerdi, fakat sola dönmeyi tercih etti dünya. Çok fazla düşünmeksizin, ardına takılıverdi. Ey Dünya. Ben İbrahim milletinden, Muhammed ümmetinden Adem. Soluma tükürüp rabbim gafurdur diyeyim mi ey Dünya. Ey beni can evimden vuran bakışlar. Ey ıslak yorgan. Ey binbir kementli kedi. Sarıl boynuma.
Dünya yürüdü, deniz kenarına doğru gidiyordu. Adem göremiyordu ama, yeşil gözlerinden katre katre gözyaşı süzülüyordu. Limanın gemileri demir aldı gidecek/ benim gözyaşlarımı kim gördü kim bilecek. Güzel beyaz yüzünde, gözyaşlarıyla akan makyajının siyah lekeleri vardı şimdi. Al gözümden yaşları gün gelir kurutursun. Yürüyordu, etrafa bakınmayı kesmişti. Arada bir iç çektiği arkadan belli oluyordu. Yaz bunu bir kenara gidersen unutursun. Dünya’ya yaklaştı iyice Adem. Artık iç çektiğini fark edebiliyordu. Rabbim Dünya neden ağlıyor.

İstemeden, Adem de ağlamaya başladı. Yavaş adımlarla, birbirinin ardı sıra iç çeke çeke sahile vardılar. Çekirdek çitleyen birkaç kadın grubunu, başka bir eylemde bulunmaksızın yalnızca denizi seyreden üç dört yalnız adamı, manitasıyla denizi arka plana alıp fotograf çekinmeye çalışan iki kızı ve yanındakileri, sıra sıra dizilmiş dört balıkçı ve yanlarında rızkını bekleyen altı tane kediyi geçtiler. Sahil şeridi boyunca da sağdan soldan insanlar yürümeye devam ediyordu. Dünya; eski, metruk balıkçı teknelerinin olduğu rıhtıma doğru yaklaşıyordu. Uzakta bütün ağırlığıyla duran yaşlı dalgakırana yaklaştıkça insanlar azaldı.

Gözyaşları arttı Dünya’nın. Kesik kesik inlemeler gürültülü hıçkırıklara dönüştü. Hıçkırıklar şiddetlendikçe, yürümesi de hızlanıyordu. En sonunda artık koşmaya başladı. Adem de koşuyordu arkasından. Bir yandan o da hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordu. Nefes nefese, rıhtıma vardılar. Hiç beklemeden teknenin birine atladı dünya. Cebinde taşıdığı zarfı çıkardı, bir intihar mektubuydu bu. Ardındakilere bırakılacak apağır bir itham. Tüm insanlığın suçlu olduğunu fâş eden soğuk bir müzekkire.

Zarfın arkasına güzel elleriyle soluk sarı renkli cansız bir karanfil çizmişti. Kederiyle bu hayatı terk ederken de olsa çiçekli bir mektup bırakmak istemişti belki. Lakin çiçek de solgunluğuyla göreni üzüyordu. Daha fazla beklemeden, buraya asıl geliş amacını gerçekleştirmek için mektubu yere koyup diğer cebindeki jileti çıkardı Dünya. Gözyaşları, güzel yüzünden yağmur gibi boşanmaya devam ediyordu. Bu esnada, arkadan koşan Adem sendeledi, Dünya’nın atladığı teknenin bağlı olduğu iskele babasına takılıp düştü. Düşerken uzaktan gelen deniz fenerinin ışığı jiletin metalik yüzeyinde parladı hafifçe. Sağ elini sol bileğini kesmek için kaldırdı Dünya. Fakat jileti hemen indiremedi, az bir müddet evvel pasajın kapısında otururken nasıl baktıysa o şekilde baktı Adem’in gözlerine. Bir şey söylesin istedi, belki bir şey söylese dünyayı solduracaklardı.

Ey adem işte buradasın, tam hata yapmak payından sana ne kadar düştüğünü anlayacağın yerde. Neden nutkun tutuldu Adem; akaid derslerinde en çok konuşan değil miydin? Sen değil miydin Adem insanlığa yardım eli? Veren el sen değil miydin, toprağa yüz süren Adem. Hadsize had bildiren. Donsuza don giydiren. Neden susuyorsun Adem, Dünya’n gidiyor.

Adem’in bir önceki gün gece yediği rüzgârdan kuruyup çatlayan dudakları bir türlü aralanmadı. O geçmek bilmeyen birkaç saniyede takılı kaldı bakışları. Korku ve hüzünle kapattı gözlerini Dünya. Tam sağ elini sol bileğinin en ince kıvrımına indirecekken ayağını bastığı eski teknenin tabanı çatlayıverdi, dengesini kaybetti, can havliyle sağ tarafa tutunmaya çalışsa da başaramadı, gece basınca soğuyan derin ve karanlık denize düştü. Nutku tutuk halde seyretmeye devam ediyordu Adem, hemen önünde çırpınan Dünya’yı gördükçe kalbi de sıkışmaya başladı. Su üstüne çıkmaya çalışıyor, çıkabilirse yardım et diye bağırıyordu Dünya. Yüzme bilmiyorum. Endişeden sesi öylesine titriyordu ki. Yardım et ne olur. Bir kez daha suyun altına girdi, boğulacak. Yüzme bilmiyorum, beni affet. Böyle dedi Adem, etrafında onu kurtarmak için kullanabileceği bir şey aramaktan bile acizdi. Nutkuyla birlikte zihni de tutulmuştu sanki. Öyleyse yanıma gel. Bir kez daha suyun altına girdi Dünya. Çıktı: Yalnız ölmek istemiyorum. Adem ayağa kalktı, yanına atlayıverdi. Artık çırpınmayı bırakmıştı Dünya. Kollarından tuttu, onunla beraber suda çırpınıp duruyorlardı şimdi. Dünya neden yaktın ikimizi de. Gün başlarken ölmek hiç aklımda değildi. Ölmek için kötü bir gündü çünkü. Adem bunları düşünürken, hala Dünya’nın ona kederli gözlerle baktığını hissedebiiliyordu. Her şeye rağmen ellerini sımsıkı tutmuştu, bırakmıyordu. Artık Adem gözlerini kapayıp o uzayıp giden kısacık anın bitmesini beklemeye koyulmuşken, iki adam suya girdi, biri Dünya’yı, diğeriyse Adem’i sıkıca belinden kavrayıp hemen rıhtımın kenarına yüzdü. Yukarıda bekleyen başka bir adam kendisine doğru çekti onları, Adem’in ölüme en hazır olduğu anlar birden yok oluverdi. Şimdi sudan çıkmış, derin derin nefes almaya çalışıyordu, deniz suyunun tuzu ateş gibi yakıyordu burnunu. Doğrulmaya çalıştı, Dünya’ya baktı hemen. Dünya henüz gözlerini açmamıştı, kendini unutup, heyecanla yöneldi ona. Aç gözlerini Dünya. Terk edelim artık bu kâbus yerini. Adamlardan biri, Adem’in çaresizliğine acıdı, sırtına dokunup onu teselli etmeye çalıştı. Başın sağ olsun gardaş. Ambulans çağıralım mı?

Oralı olmadı Adem, ağlıyordu. Islak elbiseleriyle üşümeye de başlamıştı, ancak bunu düşünecek halde değildi. Uyan Dünya, bırakma beni. Bana tekrar bugün baktığın gibi bak, meltemde dalgalanan saçlarını seyredeyim. Az evvel denize atlayıp Adem’i kurtaran adam da haline dayanamayıp ağlamaya başladı. Sonra ya arkadaşlarından, ya kendinden utanıp biraz uzaklaştı, herhalde uzun zamandır hiç ağlamamıştı. Biraz derin nefes aldı, yüzünü sildi. Geri dönüp bir sigara istedi Adem’i teselli etmeye çalışan adamdan. Adam uzun bir kamyoncu sigarası verdi ona, -tipi de kamyoncuya benziyordu zaten- bir de tokai marka çakmak çıkarıp yaktı. Dünya’nın narin ve üşümüş vücudunun hemen yanına uzandı Adem. İnce ince ağlıyordu. Böylesine bir sızı, hem de hiç hesapta yokken, gelip oturuvermişti gırtlağının ortasına. Adem yine gözlerini kapatmış, ümidi bütünüyle yitmişken ansızın sertçe öksürdü Dünya. Hırıltıyla, üç dört kez daha öksürdü. Hızlı ve derin nefesler almaya başladı. Konuş benimle Dünya, o papatyalı sesin değsin kulaklarıma. Dünya, suyun içinde ağırlaşıp üstleri moraran göz kapaklarını güçlükle açtı, birkaç kez daha hırıltıyla öksürdü, Adem’e pasajın önünde nasıl baktıysa öyle baktı: Ellerimi tutman için denizin karanlığında boğulmam mı gerekiyordu Adem?