Yazar, Makale & Eser Ara...

89 öge bulundu

  • Tarihi TahayyülArda Çelik (Yazar)

    Tarihi Tahayyül Arda Çelik 18/11/2020 Arda Çelik (Yazar) Esenlikler dilerim phouskadergi.com okuyucuları. İlk yazımızda tarih-bellek-ideoloji bağlamında bir girizgah yapmıştık. Bu yazımda ise bugünden düne bakan tarih biliminde, tarihi tahayyülü etkileyen meseleleri irdelemek istedim. Bilindiği üzere, sosyal bilimlerin bilim dalı olarak ortaya çıkmaları Avrupa’nın zorlu günlerine rast gelir. Bu rast geliş Avrupa merkeziyetçiliği sosyal bilimlere içkin hale getirmiştir. Avrupa’da ortaya çıkan sosyal bilimler, kendi toplumlarını kendi tarihlerini kendi zaman ve mekan izleğinde takip ederek bilimsellik vasıflarını kazanmışlardır. Bu kendilik ile kesişim, tarihi tahayyüllerini sınırlar hale gelerek muzaffer bir Batı imgesi yaratmıştır. Muzaffer bir Batı’nın çocukları tarihi tahayyüllerini kendileri ile sınırladıklarından, kendileri dışındaki ‘ötekiler’i geri kalmış olarak tanımladılar. Ötekiler tarih ve medeniyet dışıydı. Ötekilerin bu hali, ötekiler üzerine tahakküm kurmayı ve sömürmeyi meşru hale getiriyordu. Muzaffer Batı ötekiyi yani Doğu’yu böyle görüyordu… Artık, sosyal bilimler için; -modernitenin tartıştığı sınırlarını ve niteliklerini belirlediği- doğulu kimlik, bir ön kabuldü. Doğulu kimlik ise Doğulu toplumların öğrenilmiş çaresizliğiydi... Peki, Doğu’nun geri kalmışlığa mahkumluğu azat edilemez miydi? Düşünürler, araştırmacılar ve akademisyenler bu azatlık için hala çabalıyorlar. Doğu nedir, sınırları ve nitelikleri nelerdir? Batı ile ilişkisi ne boyuttadır? Doğu ve Batı şeklinde bir okuma sağlıklı mıdır? Gibi sorular sıralanabilir. Biz dönelim kendi meselemize. Sosyal bilimlere giriş yapıldığı esnada tarihi tahayyül, bahsedilen indirgemeci ve kısıtlayıcı düşünsel koda rastlar. Bu kodu silerek kendi toplumunu, kendi tarihini kendi zaman ve mekan izleğinde takip etmek isteyen bir tarihçi veya tarih meraklısının işi zordur. Çünkü bu izlek keçiyolunu andırır. Zaman ve mekan algısı Batılılaşmış, toplumu dejenere olmuştur. Bugünkü halini dünde aramak ızdırap vericidir. Aşağılık kompleksi ve kabullenilmiş çaresizlik halini aşmak ister. Farklı bir tarihi arka plan keşfetmeyi arzular. Tarihi tahayyülünü inşa etmek artık onun için azatlık ve kimlik meselesidir. Kendini tekrardan yıkmak ve kurmak, tarihin ona mirasıdır! O miras ilk eline geçenin basiretsizliğine kurban gider. Cülus bahşişine döner. Tarihi tahayyülü ihtişama endeksleyerek; hanlar, sultanlar, krallar tarihi yaratır! Muzaffer Batı’ya karşı bir başka muzaffer! Yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı! Anlı şanlı bir ordu, kanlı bir bayrak ardından gelir kanlı bir taç! Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak! Tarihi tahayyül bir başka düşünce kodunun, kendini var etme güdüsünün çarpık dönüşümüne esir olur. Tarihi gerçeklik çarptırılmış ve bozulmuştur. Kendi toplumu reaya, kendi mekanı saray olmuştur! Sarayın tarihi, saray merkeziyetçiliğini doğurmuştur! [ Tarihi tahayyülü sınırlayan iki ana unsur: 1) Dış Unsur: Avrupa Merkeziyetçilik 2) İç Unsur: Saray Merkeziyetçilik ] Saray merkeziyetçiliği tanımlamam üst yapının hakim anlayışını yansıtan bir imgedir. Tarihi gerçekliğe bakışta padişah edasını takınmak kendini bulamamak ile sonuçlanır. Bu merkeziyetçi algılama biçimi tarihi tahayyülün gerçekle temasını geciktirir. Tarihin özneleri hanlar, sultanlar, krallar kadar da halktır! Tarihi tahayyülü, Avrupa merkeziyetçi anlayış kadar saray merkeziyetçi anlayış da sınırlar. Tek boyutlu bir anlayışı üretir. Nihayetinde indirgemeci ve kısıtlayıcı düşünsel koda dönüşür. Tarihi tahayyül, bulunduğu tabakanın bulunduğu memleketin zaman ve mekan izleğini takip etmeden tarihsel gerçeğe temas edemez. Çünkü tarihte aranılan kendisi ve kendi toplumudur. Tarihte aranılan kendilik, aynı zamanda kendini bugünde, yıkmaya ve kurmaya yarayacaktır. Bugünkü faaliyetin iz düşümü, dündeki arayışın yansıması olacaktır. Bu yüzden kendiliğini sadece kendiliğine endekslemiş bir tarihi tahayyül, kendinin tarihine dokunabilir. Bu bağlamda, doğru bir tarihi tahayyül inşa etmek, bizim gibi Doğulu atfedilen toplumlar için; azatlık ve kimlik meselesidir. Her türlü düşünsel dayatımların reddi ile elde edilen azatlık, “kim”liğimizin ne olduğunu kendi zaman ve mekan izleğimizde aramamızı sağlayacaktır. Kimliğimize dair edindiğimiz bulgular ile tarihsel gerçeğe yaklaştıkça, geçmişin bilinç hali yarınlara taşınabilecektir… Arda Çelik (Yazar)

  • Kendime Fiske

    Kendime Fiske 15 Şubat 2022 11:17:56 ​ KENDİME FİSKE Soğuk bir Eskişehir gecesinde, gün doğmaya yakın ya da uzak. Gün ne zaman doğuyor bilmiyorum. Bilmeyişimin ayrımına şu anda varıyor oluşum da şaşırtıcı. İnsan ne de önemsemiyor bazen böylesine detayları… Sigaramı içişimde sıralanan tümceler ne de bana belirsizce gelen savrukluğuyla yatağını oluşturuyor. Duyumsamamı özgürleştirmek adına (mı desem) düşünüyordum. Böyle bir işlevselliği var mıydı iç dünyamın emin değilim? "Gitarım Usulca Ağlarken" Tanıdık olmayan yerleri, mekan yapma çabamdı içimdeki zikzaklar. Yazarın zor işi buydu. Kuşanmışlığı aşmak. Kırmızı ışıkta bekleyen taksici sabrı, ürkek köpek adımlaması ve kadraj mesafesi dostluk. Vedalardı zihni kurcalayan, selamlaşmalardı konuşmalar ve dergi kapakları. Yineden çalan şarkılar ve beliren-belirgin duygular. Belki tanıdıkların arasında. Küçük laboratuvarımda deneyselleşme. Aşamayışın duvarlarında eşeleme. Tuğlayı çek, duvarı yık! Ne de ateşli cümle. Sloganvari hezeyan. Yapamayışlarımızın politikaya sızışı traji-komik sayıklama. Her haykırış bir yapılamayış mıydı yoksa? Manifestolar nasıl yazılmalı ve yeni bir eve nasıl alışılmalı? Hele de kendi yaşamın varsa? Yazı böylesine “an”lıklardan arındırılmalı, mı? An'a hapsolmak öznelliği yeniden kuruyor. Kapalı anlatım kişiye tutsak kümede var oluyor. Başlı başına, elin tersiyle itilemez. Üzerine gidilir. Başka duyumsama olanaklarını var ettikçe değerlenir. Anı, anıya dönüştüren nedir? Sabır. Dayanmak. İnsanı kuşatan, kuşattığı kadar saran, sardıkça ısıtan; içinden gelen coşkuya, sele, boşalmaya dayanmak.Yazıya yakışan, yazılmaya değer olan böylesine direnç mi? Boşalma engellenebilir mi? Ya da yazı gerçek aşığa saklanan (varsa öyle bir şey) birleşme için ön deneyim midir? Tümceler ve eline gelen sözcükler ne anlatır ki? Kendinden geçmişlikten başka..? Arda Çelik 15 Şubat 2022 11:19:39

  • Soysuz ÖfkeArda Çelik

    Galerinin Dışı Soysuz Öfke Arda Çelik 28 Ocak 2021 16:08:24 Argümanı göğüsleyememekten nefret ediyorum. Söylediğimin dikkate alınmıyor oluşunu sezinlemekten rahatsızlık duyuyorum. En güvendiğim alanın tarumar edilmesine, o kavrayışa erişemiyor oluşuma tahammül edemiyorum. Sanki bir anda düşünce cephelerim aşılıyor, mermilerim tükeniyor, işgale uğruyorum. Zihnimin duvarlarına inen balyoz darbeleri. Adımlamalarıma çelme takan hain pusu. Olamaz. Kabul edilemez! Nasıl olurda bir başkası, hele de tanımadığım birisi, beni, bak diyorum ki beni, kaale almaz, nasıl? Kitaplardan, makalelerden bahseder ki o kişi, kütüphanelere düşman olurum. Gözümü kan bürür. Belli etmek istemediğim duygularımla, mimiksiz suratımla, manalı bakışlar atar, arada sinir bozucu gülümsememi takınırım. Heyhat. Kendiyle kavgası olana bulaşılır mı ulan! Hemen başka konuya çeviririm odağı. Karizmamı konuştururum. Mesafemi koyar beklerim. Bir yanlış yapsa da üstüne çullansam, bıçak darbelerini ardı ardına indirsem, insanların duygularına hitap edip kendimi haklı çıkarsam. Cinayetin şehveti ile derin bir soluk alıp sigaramdan uzunca üflesem... Çoğu zaman kurgusal düzeyde kalsa da neyse... Kabul görmeyişin, yetersizlik izlerinin marazları bunlar. Sevilmeyi başka yerlerde aramanın. Onayı, takdiri başkasından duymanın ve şişkin egonun. Ruhsal düzeyin anlık karşılığını almak, ansızın yakalanmak isterim. Çoşkunluğumla birleşenleri görmek ve yönlendirmek. Psikopatlık derecesine varan yönetme isteği. Ah git başımdan, uzaklaş. Seni kontrol edemiyorum. Vahşet, öfke, şiddet çağrıştırıyorsun bende. Bozuk ve eklektik duygularım ve insanlarla problemlerim, hepsi iç içe geçiyor. Çelişki yumağı. Zıtlık. Ve sürekli mücadele ettiğime dair hissiyat. Sesim duyulmadıkça artan öfke ve çığlık. Boş bakışlar yakaladığımda beliren yinelik duygusu. Tekrar. Tekrir. Ah sözlerimde boğuluşum. Ah duygu seli. Ah düşüncenin keskinliği. Kitaplardan konuşanlara düşman ediyor beni yetersizliğim. Bir cahilin bilgiye, yobazın bilime olan düşmanlığını anlayabiliyorum. Ah ne yaman çelişki. Düşmanlarımı anlayabiliyorum. Yüreğim paramparça oluyor. Kavgada yumruk sayılmaz derler. Sayıyorum. Nerede şiddet var alıyorum içime. Soysuz öfkem birikiyor. Yumak halinde. Kompakt. Özüt. Yönelmeyi bekliyorum. Kim o masum ve çaresiz? Yumruğumla ezilmeli! Kim o bana karşı çıkan? Rahmet dilemeli! Neredesin, nerede? Saklanamazsın. Bekliyorum seni kuytularda, köşelerde. Ben şerefsizim. Ben bana yönelen her büyük gölgeye düşmanım. Bekliyorum, silahımı kafana dayayıp düşüncelerini, zihnini, beynini dağıtacağım anı, bekliyorum. Tüm düşüncelerim öyle kolay mı oluştu sanıyorsun? Nasıl olur da beni alt edebilirsin. Hepsinin hatırasına dokunabileceğini mi sandın? Ulan ben ki her düşüncemi tartmışım! Ulan ben ki her düşüncemin eylemsel kurgusunu oluşturmuşum! Ulan ben ki düşündüğüm gibi yaşamışım! Yalnız, dertli, harap, bitap. Sen kimsin ulan? Beni yenebileceğini mi sandın it? Tüm canlı ve hayat dolu imgelerimi söndürdün. Tüm insansı umudumu söküp aldın. Şimdi geriye kötülükler kaldı. Tarihimin derinliklerinden gelen kötülükler. Söyleşe söyleşe düşünceden düşünceye sirayet eden karanlıklar. Katran kapladı her tarafı. Yapış yapış irin. Plastik yanığı. Kirli kan... Ulan ne yapıyorum ben kendime?

  • Veli'ye NotBerke Acet

    Galerinin Dışı Veli'ye Not Berke Acet 8 Şubat 2021 21:31:34 Mevsim ne bilmez; yaz olsa da üşür Yârin ayazıyla donar aşıklar Bir yerde efkar gördü mü üşüşür Darağcı dalına konar aşıklar Bin bir söz söyler, bir tek cevap bekler Aklı sıra yârin halini yoklar Dikeni görmez çiçeğini koklar Tek bir tatlı söze kanar aşıklar Para pulu dertmez, yol yordam bilmez Hırkası düşse dönüp yerden almaz Cömertlikte ise hiç altta kalmaz Varı yoğu neyse sunar aşıklar Aşıksa eğer ne yapsa yeridir Verdiği bütün, aldığı yarıdır Şiirden gayri her şeyde geridir Mârifet sözdedir sanar aşıklar Aşıktırlar; bir karalar bir aklar Onları yalnız koca yangın paklar Acet hiç durur mu, hemencik ekler Zaten aşk nârıyla yanar aşıklar

  • Tribünler AnlatırOğuzhan Kaplan (Yazar)

    Tribünler Anlatır Oğuzhan Kaplan 29/04/2021 Oğuzhan Kaplan (Yazar) “Futbol asla sadece futbol değildir.” Simon Kuper İlk Tribünler: Roma Cumhuriyeti/İmparatorluğu Tribünleri Fransızca “Tribune” İtalyanca “Tribuna” kelimeleri bugün dilimizdeki futbol seyreden kitlelere verilen ismin atalarıdır ve ikisi de Latince “Tribunus” (halk temsilcisi, halkın fikrinin sözcüsü, tribün) ortak köküne sahiptir. Eski Roma tribünleri bürokraside oldukça önemli rollere sahiptir. Tribunus plebis/plebler tribünü Roma halkının en alt tabakasını oluşturan pleblerin şiddete uğramama, yardım, aracılık ve hatta meclisi veto etme haklarını sağlayacak ve de yargısız yahut sebepsiz infazları durduracak gücü şiddetli bir sivil itaatsizlik sonucunda kazanmıştır. Tribunus militium/askeri tribün yine askerlerin arasından sözcüler çıkmasıyla ordunun içinde oluşmuş subaylardır. Kendi “tribus’unun” yani kitlesinin seçkinleri olan tribünler bugünün futbol seyirci kitlelerine yalnızca isim babalığı değil aynı zamanda rol modellik yapmışlardır. Avrupa ve Türkiye Tribünlerinin Oluşumu 20. yüzyıl tribünlerin beşiği olmuştur. Avrupa’da ve Türkiye’de giderek popülerleşen futbol, kulüplerin ortaya çıkışının temeli olan yerellik gereği birbirine rakip ve hatta düşman kitleler tarafından büyütülmüş ve desteklenmiştir. Futbolun bir mücadele olmasının yanında tribünler de futbolcular gibi mücadele eder; birleşir, yürür, bağırır, kavga eder. Aynı semtin ya da şehrin gençleri, esnafları ve diğer birçok ferdi ortada olan yarışın birer parçası olmak için birlikte hareket etme gereği duyar. Özellikle Avrupa’da her bir kulüp fikirlerin etrafında şekillenir. İngiltere’de takımların çoğu kızıllar (işçi takımları) ve maviler (orta ve üst sınıf takımları) olarak ikiye ayrılır. Kızıl takım tribünleri toplumun en alt ve ezilmiş kitlesinin reaksiyon olarak birleşmesiyle ortaya çıkmıştır, yani tam manasıyla Eski Roma’nın pleb tribünlerinin yeniden oluşumudur. Mavi tribünler ise İngilizcede de aynı kelimelerle ifade edilen “mavi kanlılıkla” doğrudan alakalıdır. İtalya tribünlerinde ekonomiden ziyade siyaset kitlelerin doğuş ve birleşme noktası olarak görülür. SS Lazio isminin başındaki “SS” ifadesini Nazi Almanyası’na gönderme olarak kullanır, Nazi selamını vermekten ve ırkçı sloganlar atmaktan çekinmez. Diğer bazı aşırı sağcı kitleler Roma ve Inter tribünleridir. Karşılarında Sampdoria, Atalantai, Genoa ve Livorno tribünleri solcu ve işçi gruplar olarak yer alır. Türkiye tribünleri Avrupa geneline göre çok daha karmaşık yapılara sahiptir. Bütün kulüplerin farklı görüşlerde taraftar toplulukları bulunmasının yanı sıra bazı tribünlerin kimliği büyük ölçüde siyasi fikirlere, bazılarınınki ise tamamen lokalizasyona bağlıdır. Futbol henüz yaygınlaşırken Galatasaray, Trabzonspor, Antalyaspor, Sakaryaspor ya da Kocaelispor taraftarı olmanın beraberinde getirdiği tek kimlik o şehirli ya da semtli olmaktır. Fakat bazı tribünler siyasi fikirlerine göre ayrılmış insanlardan oluşur ki bu durum genelde bir şehirde birden çok başarılı futbol takımı varsa görülür. Kim Neyin Sözcüsü? Adana şehrinin işçilerinin ve solcu devrimci kitlesinin sözcüsü, Adana Demirspor tribünüdür. Çok daha muhafazakâr Adanaspor tribününün karşısında şehrin işçilerinin sesi olur Demirspor taraftarı, dünyaca bilinen sosyalist/komünist propaganda için kullanılan şarkıları tekrar besteleyip söyler, Che ve Fidel gibi devrimci liderlerin portreleriyle ve birtakım sembollerle süsler bulunduğu yeri. Mottoları ve sloganları yine devrimcilerin dünyaca kullandığı sözlerdir: “Hasta Siempre!” (Sonsuza kadar!) “No Pasaran!” (Geçit yok!) “La Vittoria Sara Nostra!” (Zafer bizim olacak!) Aynı sloganları, mottoları, “ciao bella” gibi besteleri ve sembolleri kullanan başka önemli tribünler de vardır. Bunların pek tabii en çok bilineni olan Beşiktaş tribünleri önceleri İstanbul’un, sonrasında ise tüm Türkiye’nin isyanlarının ve tepkilerinin sesi olmuştur. Türkiye’nin plebler tribünleri ya da kızılları Beşiktaş’tır, Adana Demirspor’dur, Zonguldakspor’dur, Gençlerbirliği’dir. Alt kesimlerin ve sesini duyuramayanların sesi olma iddiaları vardır ve sürekli eylem için şahıs yaşantılarından taviz verir bu takımların taraftarları. Birbirlerini tutarlar, Beşiktaş ve Adana Demirspor birbirine kardeşlik besteleri söyler, İtalya’daki kardeşleri yine solcu devrimci bir grup olan Livorno’dur. Pek tabii dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bu tribünlere rakip topluluklar vardır ve maalesef aralarındaki çekişme uzun yıllar boyunca yalnızca karşılıklı sloganlaşmayla sınırlı kalmamıştır. Bursaspor belki de şehrin kimliği gereği Türkiye’nin en milliyetçi topluluklarından birinin etrafında toplandığı bir kulüptür. Ankara’nın Gençler’inin karşısında milliyetçi Ankaragücü tribünleri fikirleri uğruna çatışmaya hazırdır. Onların sesi olduğu halkın görüşü “Tanrı Dağı kadar Türk, Uludağ kadar Bursasporlu” olmaktır. Her bir Ankaragücü taraftarı temsilcisi olduğu fikir uğruna militanlık yapmaktan çekinmez, milletinin askeri olmakla övünür. Şehir ve Semt Tribünleri Kim Olduğunu Anlatmaktır. Türkiye’nin bir fikri savunan tribünlerinin sayısı gayet çok olsa da daha yaygın olan durum yerel birleşmelerdir. Birlikte yahut aynı şehirde/semtte büyümüş insanlar elbette ortak bir kültüre sahip olmak durumundadır. Bir yaşama biçimleri, ortak önyargıları, benzer düşünceleri, ortak dertleri vardır. Elbette bahsi geçen bir bölgenin adını taşıyan bir futbol kulübünün destekçileri, birer bölge mensubu olarak doğrusuyla yanlışıyla, iyisiyle kötüsüyle halkının sesi olmak gayesindedir. 1999 depreminin en büyük hasar verdiği ve en çok can aldığı yerlerden biri olan Sakarya’nın tribünleri “Bu kentte olsa da büyük depremler” diye haykırır. Belki her birinin gözünde yıllardır görmedikleri, depremde kaybettikleri yakınları tüter. Bazıları stadyumun etrafına ve ara sokaklara yazılmış duvar yazılarıyla enkazın altından bağırdığını hatırlar: “Sesimi duyan var mı?” Ama Sakarya tribünü halkının sözcüsü olarak en büyük acıları olan depremin unutulmasına izin vermez. Trabzon tribünü fırtına olmaktan ve dere olup taşmaktan, Diyarbakır tribünü yılanlardan, Sarıyer martılardan bahseder pankart ve bestelerinde. Yalnızca fenomenleri değil, doğası gereği hâkim fikirleri de yansıtır yerel tribünler. Konya taraftarı “Ya Allah Bismillah” diye maçı başlatır. İzmir’in iki büyük tribününün fikirleri ve sembolleri birbirine oldukça benzer. Atatürk’ün izinde olmak en büyük gayedir, dev Mustafa Kemal pankartları süsler stadyumları, İzmir Marşı duyulur iki taraftan da. Fakat bu iki topluluğun, Karşıyaka ile Göztepe’nin, uzun yıllar birbirleri ile kanlı bıçaklı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Karşıyaka ile Göztepe’nin, Adana ile Mersin’in, Sakarya ile Kocaeli’nin, Rize ile Trabzon’un hikayeleri Beşiktaş ile Ankaragücü’nün çatışmasından çok farklıdır. Birbiriyle anlaşamayan komşular bir stadyumun iki tarafında karşı karşıya gelirler o kadar. Bir taraf devrimci solcu diğeri milliyetçi değildir, ortada net bir fikir çatışması yahut uyuşması zaten yoktur. Aralarındaki meseleler yakındaki büyükşehire kimin ticari mal satacağı ve benzeri onlarca hatta yüzlerce birikmiş günlük hayat rekabetinin, sonraları ise giderek büyüyen tarihi çekişmenin tribünler yani sözcüler tarafından dile getirilmesinden başka bir çatışma değildir aralarındaki. Edebiyat Yazıyla, Tribün Yaşamayla Anlatır. Tribünler, yukarıda açıkladığımız üzere, bir kitleyi temsil eder ve anlatır. Hatta bunu yaparken edebiyat gibi sözleri de kullanır. Edebi bir eserin yazarı da herhangi bir tribüncü de içinde bulunduğu toplumun birer temsilcisi ve aksidir. Dadaloğlu’nun da Nefî’nin de şiiri en az Beşiktaş tribünü besteleri kadar refleksiftir. Yaşar Kemal romanları da Göztepe’nin İsyan Marşı da bir yaşantıyı, ezilmişliği ve direnmeyi anlatır. Ankaragücü “Polatlı’da ateş hattında” diye anlatır “Ateşten Gömlek” yerine. Tribünler ile edebiyat elbette bazı noktalarda oldukça farklıdır. Tribün kendi yazıp kendi oynayan bir tiyatrocu gibidir; anlatmak istediği şeyi hem sözleriyle duyurmaya çalışır, hem göstergeleri ve sembolleriyle ortaya koyar, hem de duruşu ve bütün eylemleriyle temsilcilik yapar. Futbolun tribünleri, voleybol ya da tenis gibi bir oyunun yahut sporun gözlemcisi olmaktan çok uzaktır. Hatta stadyuma gidip oyunu seyreden bir grup görülürse “burası sinema, tiyatro değil!” ve benzeri uyarılar yapılır. Tribünler, anlamasını ve okumasını bilenler için yeşil sahadaki spordan çok daha ciddi ve derinlikli bir oyundur. Rahatlıkla denilebilir ki, futbolun basketbol ve diğer sporlara kıyasla bu kadar popüler kılan ve insanların hayatında bu kadar önemli bir hal almasını sağlayan rengi tribünleridir ve 1980’lerden bugüne tüm dünyada otoriteler tarafından bastırılmaya ve hatta yok edilmeye çalışılan hedefin tribünler olması da oldukça ironiktir. Oğuzhan Kaplan (Yazar)

  • Thessalia’dan Theleme Tekkesi’ne Kadın MeselesiFatih Alibaz Dursun (Yazar)

    Thessalia’dan Theleme Tekkesi’ne Kadın Meselesi Fatih Alibaz Dursun 21/01/2021 Fatih Alibaz Dursun (Yazar) Belki de edebiyatın doğuşundan beri özelde üdebayı, genelde bütün sanatkârları ciddi manada meşgul eden, çekici oduğu kadar alengirli, hem zehirleyen, hem de büyüleyen bir mefhum, bir muamma: Kadın. O daima; uğruna şiirler yazılan, savaşlar verilen, gözyaşı dökülen, ağıtlar yakılandır. Bunun yanında; çoğu zaman asıl fail olmamakla birlikte kötülük yayıcı, felakete sürükleyici, tehlikeli bir varlıktır. Hakikaten de, evvela Yunan idrakinde kadının ta hilkatinden başlayarak böyle bir işlevi olduğu kabul edilir. Hikâye malum: Yunan tanrılarının en kudretlisi Zeus, yahut Roma’daki ismiyle Jüpiter, Pandora’yı, Epimetheus’a gelin olarak gönderir. Böylece ilk kadın yeryüzüne inmiştir. Bittabi, Pandora Zeus’un “açma” dediği kutuyu açacak ve içindeki bütün kötü hasletler, musibetler -riya, tamahkârlık, iftira gibi- insanlar arasında yayılacaktır. Dikkatimi ciddi şekilde celbeden bir biçimde İslam akidesi de benzer bir anlayışı vaz eder. Farzı misal hazreti peygamberin Miraç hadisesi anlatılırken “Cehennem ehlinin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm.” Dediği rivayet edilir. Aynı şekilde kadının fitneye teşne, zayıf yaratılışlı, nefsanî yönü ağır basan bir varlık olarak tasvir edildiğini söylemek yanlış olmaz. Yazımızda bahsedilecek olan üç kitabın yazıldığı dönemler birbirinden epey farklı olmasına karşın bu çeşit bir kadın anlayışını sürdürdükleri söylenebilir. Öte yandan, bütün bu menfî tasvirlere rağmen kadın; “anne” ve “aile kurumunun temel iki yapıtaşından biri” olmaklığı vechesinden tarihin her döneminde önem arz eder. Bu yazıda; yukarıda zikrettiğimiz tartışamalar ışığında Başkalaşımlar, Canterbury Hikâyeleri ve Gargantua isimli metinlerdeki kadın-erkek ilişkileri incelenecektir. Kronolojk sıraya dizildiğinde Apuleius’un Başkalaşımlar’ını en öne koymak gerekiyor. Her şeyden evvel, Başkalaşımlar yahut Altın Eşek’i Rabelais’in Gargantua’sından ve Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri’nden tefrik eden çok temel bir nokta vardır: Hıristiyanlık. Belki de bu sebeple, daha canlı ve erkeklerle daha yoğun ilişkilerde olan kadınlardan söz edilebilir. Anlatımı taşıyan leitmotiv olarak büyü ve cadılık mefhumlarının seçilmesini de aynı sebebe bağlamak mümkündür. Hikâyeden kısaca bahsetmek lazım gelirse; Meroe, aşıklarına yaptığı kara büyülerle nam salmış bir kadındır. Ana kahraman Lucius, onun aşıklarına ne tür belalarla tasallut ettiğini önce dinler, sonra onun gazabına çok yakından şahit olur, ancak bir şekilde canını kurtarmayı başarır ve yoluna devam eder. Sonra yine bir şekilde yolu kadınlarla kesişir: Cimri Milo’nun evinde misafir olarak kalmaya başlayınca, önce evin hizmetkârlığını yapan genç ve güzel Photis ile aşk maceraları yaşar, ardından da Milo’nun karısı olan büyücü Pamphile’nin büyülerinin gizemini öğrenmeye çalışırken işler yolunda gitmez ve Lucius, yolunun geri kalanına eşek olarak devam etmek mecburiyetinde kalır. Yazımı kadın-erkek ilişkileri çerçevesinde ele aldığımdan, hikâyenin ana mesajına ve anlatım biçimlerine tafsilatlıca girmeyeceğim. Bu meyanda, hikâyede fazla merakı yüzünden başına belalar açan bir adamdan bahsedildiği göz önünde bulundurulursa, kahramanımız Lucius’un bu belaya dûçar olmasının müsebbipleri olarak yine kadınlar gösterilebilir. Elbette Lucius hikayedeki diğer birçok erkek gibi -misal Sokrates- bir şeylere icbar edilmemiş, bütünüyle kendi nefsine uymasının cezasını çekmiştir, ancak yine de hikâyede sürekli olarak tabiri caizse efsunlu-alengirli işlerle uğraşan kadınların cazibesine kurban gitmiştir. Aslında hikâyede genel manada bütün kahramanlar fazlasıyla nefsanî davranmaktalar. Ancak erkek kahramanların daha sathî, kolay kandırılabilir, aymaz ve edilgen oldukları söylenebilir. Öyle ki, Lucius’un Photis ile olan ilişkisinde bile, kadın kahramanı yasak bir aşk sergüzeştine davet eden ilk nazarda erkek tarafı gibi dursa da, Lucius’u tahrik eden ve yatağına alarak “ona bu zevki bahşeden” yine bizzat kadının kendisidir. Aynı şekilde onu uzak durması için uyaran da, eşeğe dönüştüren de bir kadındır. Yukarıdaki paragrafta ismini zikrettiğimiz Meroe de aynı şekilde hemen herkese dilediğince hükmeden bir kadındır. Denilebilir ki, zahirde bir erkeğe tâbî gibi duran kadınlar, -misal kocasına, kadıya, sahibine- aslında hâkim konumdadırlar. Chaucer’in metnine gelince, yukarıda da zikrettiğimiz gibi onun hikâyelerinde artık Hristiyanlık devrededir, üniversite kurumu devrededir ve büyücülük/kadın otoritesi gibi konular iyiden iyiye kaybolmuştur. Apuleius’un yoğun/capcanlı ve etkin bir konumlandırmayla kullandığı kadın kahramanlar yerini daha sönük kahramanlara bırakmıştır Örneğin metnin özünü oluşturan hikâyelerin anlatıcılarından yalnız bir tanesi kadındır. Kitabın yazılış tarihlerine denk gelen Ortaçağ Avrupası’na bakılırsa, kadının erkeğe nazaran sosyal hayatta hiçbir otorite, güç ve saygınlık sahibi olmadığı görülür. Aynı şekilde Hristiyanlığın kutsal kitabı İncil de kadınların idare altında (subjection/subordinate) tutulmalarının iktiza ettiğini açıkça dile getirir. Bunlar ile zina suçunun sert biçimde yasaklanmış olması, evlilik ve aile kurumunun ta’zim edilmesi gibi düşünceler, kitaptaki kadın figürünün sosyal hayatta sönük, ancak aile içinde ve genel olarak menfî şekilde varolmasına sebep olmuştur. Bunun örneği, çağın sosyal hayatını hakiki biçimde tasvir eden “Değirmenci’nin Hikâyesi”nde görülür. Marangoz John, karısını sürekli olarak tarassut altında tutup bir lahza nefes aldırmamasına karşın yine de kadın bir yolunu bulup aşığıyla işbirliği eder ve kocasının mahvına sebep olur. Her ne kadar burada sorumlu olarak Marangozun karısı Alison’a gayri meşru ilişki teklif eden Nicholas da gösterilebilir olsa da, bir tarafta “ailesini ve kendi namusunun kirlenmesinde bir beis görmeyen ve dahi bilfiil buna yardım eden bir kadın”, diğer tarafta ise “aylak, ipe sapa gelmez bir öğrenci” olduğu düşünülünce, suçlamanın Alison’a yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Netice olarak yine bir kadın, güzelliğiyle önce mutlu ettiği erkeğine yine güzelliğiyle zulmetmiştir. Yazının konusu olan üç eserden günümüze en yakın olanı, Gargantua’ya gelince; kadın hususu bu eserde de ilk planda değildir. Gargantua’nın doğumu ve çocukluğunun anlatıldığı ilk kısımlarda kadınlar yalnızca saraydaki halayıklar ve kraliçeden ibarettir. Bunun dışında Rabelais, kadınların doğum yapmaları ve gebelik döneminde cinsel birleşmeyle ilgili -oldukça mübalağa yaparak- müstehzî bilgiler verir; ancak kadın-erkek ilişkilerine dair pek fazla ipucu vermez. Zamanın kadın idrakine dair belki en net bilgiyi Gargantua Paris’e gittikten sonra alırız: “Kadınları ve çocukları saymazsak, iki yüz altmış bin dört yüz on sekiz kişi boğuldu.“ (Rabelais, s.72) Görüldüğü üzere, kadınların canı ehemmiyetsiz addedilerek istatistik tutmaya dahi değer bulunmamıştır. Sonrasında bir kez daha aynısını tekrar eder “Kadınları ve çocukları saymıyoruz (...)” fakat sonra ekler: “(...) adet değildir. (Rabelais, s.105) Burada, -bu cümlenin tam da sonradan hikayenin esas kahramanına dönüşen Rahip Jean’ın manastırı savunmak için atıldığı sahnede zikredilmesini de göze alacak olursak- kitap boyunca sürdürdüğü üslupla tenasüp içinde, bir şekilde bu geleneği de hicvetmek için yazdığı anlaşılıyor. Zira Gargantua’nın kitabın sonunda önerdiği Theleme isimli “Dünya cenneti” tekkede insanlar özgürce kadın-erkek bir arada yaşamaktadırlar. Rabelais’in hassaten son kısımda kadınlara yönelik çağın çok ilerisinde kabul edilebilecek düşünceler önerdiği söylenebilir, ancak yine de “Güzel ve iyi olmayan kadın ne işe yarar?” cümlesiyle bir kadının ancak erkeğin gözüne hitap ettiği nispette değerli olabileceğini düşündüğünü belirtmiştir. Yine de bu eserin hümanist bir eser olduğu söylenebilir, netice olarak Rabelais’in cenneti Theleme’de mutlak bir erkek sultası vurgulanmaksızın iki cinsin ayrılmaz birliği esas alınmıştır. Gargantua biraz dışarıda bırakıldığı takdirde, ilk iki eserdeki kadın-erkek ilişkileri Hegel’in köle-efendi diyalektiğine benzetilebilir. Zira iki hikâyede de erkek egemen toplum vurgusu oldukça nettir; ancak anlatı derinleştikçe erkeklerin aslında hayatlarını sürdürmek için kadına ne kadar muhtaç oldukları anlaşılır. Şu halde erkekler, kadınlar karşısında esas madunlardır. Gargantua’da ise ezilen, deyim yerindeyse “can”dan bile sayılmayan kadınların “insan” oluşları zaviyesinden bir değer taşıdıkları vurgusu yapılmıştır. Son olarak, dönemin sanat eserlerinin şu veya bu şekilde sosyal hayata ayna tuttuklarını söylemek mümkündür. Ancak yine de bu metinlerin bugünden yıllar evvel kaleme alınmış birer edebî eser oldukları göz önünde bulundurulduğunda, yorumların bütünüyle eksiklik, subjektiflik ve anakronizmden vareste yapılmasının hemen hemen imkânsız olduğunu belirtmem gerekiyor. 1. Buhari, Hayz 6, Zekat 44, Iman 21, Kusuf 9, Nikah 88; Muslim, Kusuf 17, (907), Iman 132, (79); Nesai, Kusuf 17, (3, 147); Muvatta, Kusuf 2, (1, 187) 2. Erhan ERSOY, “Cinsiyet Kültürü İçerisinde Kadın ve Erkek Kimliği”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:19, Sayı: 2, Elazığ, 2009, s.216 3. Corinthians, 14:34 Fatih Alibaz Dursun (Yazar)

  • Emre Can Küçükyıldız

    Emre Can Küçükyıldız Yazar 2000 yılında İstanbul'da doğdum. Küçüklüğümden beri okumayı seven ve sinemadan keyif alan bir çocuktum. Mezunu olduğum Kabataş Erkek Lisesi okur konumundan yazar konumuna, sinema seyircisi durumundan sinema üretme durumuna gelmeme olanak sağladı. Fırsat buldukça şiir ve sinema yazısı yazmaya, kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Şu anda eğitimime Boğaziçi Üniversitesinde devam ediyorum.

  • MYTH-IAlp Kağan Cavlı

    Galerinin Dışı MYTH-I Alp Kağan Cavlı 17 Kasım 2020 12:55:37 Zehîrinin kelam olmuş rüyâsı zindandır Yeşil vahâlara benzer yüzün, bi’ vâveylâ! Sevilmeyenlere “Ânestü nâra!” isyandır… Çölün de sâhibi Allah mı yoksa kul Leylâ? Bilinmezin, bu girift bahçesinde ziyandır… Denizlerin köpüğünden yarattı tanrı seni Güzelliğin kanatır mâhı, doğmadan yaralar Ve Afrodit bile kıskandı oldu, gayrı seni! O çeşminin ki siyâhında kaybolur karalar, Ki ruhu öldü Manât’ın, görünce ayrı seni! Ereşkigal seni an gördü, leblerin vurdu! Günâhı boğdu o mahmur ışıkla, gözleri kör! Kıyâmetin sonu, mehtaplı seslerin yurdu… Onulmayan bakışından yanan bu gözleri gör! Satürn buyurdu ve sensiz geçen zaman durdu! Ki saçların karasından süzüldü katranlar, Görünmeyen o güzel sîmanın silahları çok! Benim şu rûhumu mâktul olan melek anlar… Görünmeyen o güzel sîmanın ilahları çok! Zülüflerin, ki boyun eğdi tüm hükümranlar…

  • Sanatsal Üretimi Açıklamak: Bir düşünüş imkanı olarak "kendilik-dünyası"Yusuf Manav (Yazar)

    Sanatsal Üretimi Açıklamak: Bir düşünüş imkanı olarak "kendilik-dünyası" Yusuf Manav 11/01/2021 Yusuf Manav (Yazar) “Sanat, en inkılâpçı şeklinde bile her şeyden evvel an’anedir. Sanat bir ustalık ve çıraklık zinciridir. Çırak ustasını yenebilir, günün birinde inkâr edebilir. Fakat bütün maharetleri oradan almıştır.” Hilmi Ziya Ülken, Şeytanla Konuşmalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 89. “Sanatsal üretim” meselesi, zımni olarak “insanın dünyayla, dolayısıyla da tarih ve gelenekle, ilişkisi” sorununu içinde barındırır. Sanatkar, bir insan-özne olarak içinde ve bağlı bulunduğu gelenekle ve toplumsal yapıyla kopmaz bir “etkilenme” ilişkisi içindedir. Ancak, sanatın doğasını tekmil biçimde tarihselliğe bağlamak, bir birey olarak sanatkarın öznelliğini yadsımak olacaktır; bu bakımdan, eğer sanat yalnızca geleneğin bir taklidi olarak üretilebiliyorsa sanat tarihine yön veren “inkılapçı” dönüşüm ve kırılmaları açıklamanın imkanı ortadan kalkmaktadır. Bu sebepten ötürü ortaya konan birey-dünya ilişkisinin mahiyetini kavramak, aynı zamanda sanatsal üretimin doğasını kavramak olacaktır. Ortaya konan sorunu çözmek adına Ülken’in verilen alıntısı birey-dünya ilişkisi sorunu üzerinden açımlanarak eleştirilecek ve bu yolla sanatın doğası, kurgulanacak ve meşruiyeti kanıtlanacak “kendilik-dünyası” (the world of self) kavramı ile kavranılmaya çalışılacaktır. Öncelikli olarak sanatın tarihsel ve geleneksel boyutu bilinçaltı nosyonundan hareketle ortaya konulacak, ardından sanatkarın bir özne olarak konumu tartışmaya açılacaktır. “Sanat, her şeyden evvel an’anedir.” Ülken’in belirttiği üzere, sanat, gelenekle olan ilişkisinden ötürü tarihseldir; sanat, her daim usta-çırak ilişkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu tarihsel boyutu kavramak için önce sanatı “insan-öznenin” yarattığı ve mümkün kıldığı bir gerçeklik biçimi olarak anlamlandırmak gerekir. Bu tanım gereğince sanat, insandan bağımsız olarak var olamaz; temelinde insan bulunmakta ve varlığını/yeniden üretimini insan mümkün kılmaktadır. Bu noktada, soyut ve metafizik yanılgılara düşmemek adına insanın tümel bir kategori olmaktan çıkarılarak somut düzlemde “birey” olarak yeniden kurulması ve tanımlanması gerekmektedir. Sanatı yaratan ve yeniden üreten bütünsel bir soyutlamaya işaret eden “insanlık” değil, ancak tekil bireyler olarak sanatkarlardır. Bu noktada, Deleuze’ün belirttiği üzere, felsefe yapmanın bir ön koşulu olması açısından tekil olay ve oluşları tüm yönleriyle ortaya koymak için yeni bir kavram yaratmak zorunluluğu vardır. Tek tek bireyler olarak sanatkarların genelde dünyayla, deneme özelinde ise sanatla kurduğu ilişkiyi açıklamak için “kendilik-dünyası” (the world of self) kavramı öne sürülebilir. Bu kavram, epistemoloji alanında Kant’ın ortaya koyduğu sentezle biçimsel ve yöntemsel bir ilişki içindedir; Kantçı sentez nasıl a priori ve a posteriori bilgi biçimlerini bir senteze bağlayarak epistemolojiye yeni bir açılım getirdiyse bu kavram da bireyi ve dünyayı yeniden konumlandırmayı teklif ederek bir senteze ulaşmaya çalışacaktır. Kavramı açıklamak gerekirse, insan “dünyada bulunan varlık” (Dasein) olarak sınırlıdır; bu sınırlılık, çeşitli biçimlerde kendisini gösterir. İnsan, tekil bir birey olarak, zorunlu biçimde mekansal ve zamansal bir uzam içerisinde var olur. Aşkın bir varlık olmamasından ötürü “varlık”la tam bir ilişki içinde asla olamaz; varlığı ve gerçekliği tüm yönleriyle kavraması ve onunla bütüncül bir bağ kurması uzamsal kısıtlanmışlığının bir sonucu olarak imkansızdır. Dolayısıyla insan-özne, varlıkla ilişkisini “belirli” bir noktadan hareketle kurabilir. Bu “belirli konum”, insan-öznenin içinde bulunduğu “kendilik-dünyası”dır ve bireysel olarak tanımlanan bu dünya, hem dışsal hem de içsel (öznel) unsurları içinde barındırır. İnsan varlıkla ve dünyayla dolayımsız bir ilişki kuramamasından ötürüdür ki doğrudan salt dünyada var olamaz; o ancak içinde bulunduğu dünyanın onu toplumsal ve kültürel olarak belirlemesinin bir sonucu olarak oluşan “kendilik-dünyasında” var olabilir. “Kendilik-dünyası”nın tarihsel ve toplumsal boyutu, sanat üzerinden de gösterileceği gibi, zorunludur. Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın işaret ettiği üzere birey, imgesel düzenden simgesel düzene geçişinde “kendisinden ayrı” bir gerçekliğin ayırdına varır; simgesel düzen, onu aynı zamanda dilin dünyasına dahil eder ki dil, Lacan için, bilinçaltını şekillendiren asli unsurdur. Dikkat çekilmesi gerekir ki bilinçaltı verili değildir, aksine dilsel yapılarda olduğu gibi bilinçaltı da bir inşadır. Birey, dil üzerinden toplumsal düzenleme ve biçimlerle karşılaşarak kendinden ayrı bir varlığa sahip dışsal unsurları içselleştirir ve bilinçaltının bir parçası haline getirir. Bu dışsal gerçeklik aile; metafizik ve siyasal olarak ayrılan katmanlarda içselleştirilir. Simgesel düzende içselleştirilen inançlar ve komutlar, bireyi içinde bulunduğu toplumun tarihsel olarak biçimlenmiş paradigmasıyla ilişkili kılar. “Kendilik-dünyası”nın tarihsel boyutunun oluşumu bilinçaltının tarihsel biçimlenişine bağlıdır. Bu yönüyle işaret edilmesi gereken bir nokta vardır ki Heidegger’in Dasein yahut Husserl’in yaşama-dünyası kavramları, düşünce geleneğinde bir devrime yol açmalarına karşın sınırlı kalmışlardır. Bu iki kavramın tarihi ve sanatı kapsayacak biçimde insani üretimi ve yaratımı açıklama potansiyelleri ihmal edilmiştir. Her iki kavram da insanın tarihsel varoluşuna ilişkin açıklamalar getiriyor olsa dahi insanın bireysel konumlanışını ve öznelliğini açıklamaktan yoksundur. “Kendilik-dünyası” kavramı, insanın tarihsel konumunu ve gelenekle olan ilişkisini açıklamakta, ancak bununla sınırlı kalmayarak bireyin öznelliğini de kendilik-dünyasını oluşturan bir katman olarak göz önünde bulundurmaktadır. Bireyin içinde var olduğu kendilik-dünyası, tarihsel boyutunun yanı sıra bireysel yeti temelinde şekillenen öznellik boyutunu da içinde taşımaktadır. Buna göre, birey, içinde bulunduğu toplumun inanışlarıyla ve pratikleriyle karşılaşmasına rağmen kendi öznel varoluşunda temellenen bir boyuta sahiptir; bu öznel boyut, bireysel yeti ve yeteneklerin yanı sıra bireyi “diğerinden” ve “toplumdan” ayıran nitelikleri tanımlar. Bu kavramsal çerçeve ekseninde, birey olarak sanatkarlar, onlara özgü kendilik-dünyalarında var olurlar. Sanatın “kendilik dünyalarında var olan bireyler olarak sanatkarlar” tarafından yaratıldığı açıklandıktan ve bireyin tarihsel ve öznel varoluşunu açıklayan bir kavram olarak “kendilik-dünyası” ortaya konulduktan sonra sanatsal üretimin doğası aydınlatılabilir. Ülken’in işaret ettiği sanatın zorunlu tarihsellik boyutu, insanın bilinçaltına sahip bir varlık olmasından yola çıkılarak anlaşılabilir. Bilinçaltı yalnızca psikanalitik süreci anlamlandırmak noktasında işlevsel bir kavrayış olarak anlaşılmamalıdır; aksine, bir “Kopernik Devrimi” olarak nitelendirilebilecek biçimde “bilinçaltının” Freud tarafından keşfi, insana ilişkin süreçlerin genelinde bir açıklama imkanını içinde barındırmaktadır. Amerikalı eleştirmen Harold Bloom, Etkilenme Endişesi adlı eserinde sanatkarın kendinden önce yaratılan eserlerden etkilenmesini “Edebi etkilenmenin en büyük doğrusu bunun direnilemeyen bir endişe olmasıdır.” diyerek ortaya koymaktadır. Sanatsal etkilenmenin “direnilememesi” bilinçaltının varlığından kaynaklanmaktadır. Somut düzlemde açıklamak gerekirse, sanatkar dünyaya “alımlayıcı” bir birey olarak gelir; sanatsal üretim evresine dek karşılaştığı sanatsal üretim biçimlerini kendisiyle özdeşleştirerek bilinçaltına atmaktadır. Dolayısıyla sanatsal bir yaratımda bulunduğunda gerek formel gerekse içeriksel olarak eseri üzerinde sanatkarın “sanatsal art alanı” etkili olacaktır. “Sanatsal art alanı” bu bakımdan sanatkarın yaratım evresine dek bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde karşılaştığı, “kendinden önce” yaratılmış eserlerin bilinçaltında ettiği yeri tanımlar. Örnek vermek gerekirse, Avrupa tini için kurucu role sahip İlyada ve Odysseia metinleri Homeros tarafından kaleme alındıktan ve Batı edebiyat kanonuna dahil olduktan sonra Avrupa geleneği içinde yetişen herhangi bir sanatkarın bu metinlerden bağımsız olarak bir ürün ortaya koymaları mümkün değildir. Keza Bloom’un Batı Kanonu’nda kanonun mimarı olarak tespit ettiği Shakespeare’in etkisi bu bakımdan oldukça kuvvetli olmuştur; Bloom’a göre Shakespeare sonrası çağ, cevap vermek suretiyle Shakespeare’e bir bağlılık ilişkisi içinde ilerler. Bu “bağlılık” yalnızca olumlu olmak zorunda değildir; sanatsal üretim yapısı gereği “öncekinin eleştirisi”ne dayanır. Eleştiri bu bakımdan yalnızca eksikleri tespit eden bir yorumlama biçimi olarak anlaşılmamalıdır; aksine, eleştiriden kasıt gelenekte ortaya konmuş olandan hareketle “yeni” olanı inşa etmektir. Bu bakımdan eleştiri yoluyla ortaya konan yeni eser, öncekini inkar ediyor olsa dahi öncekine, yani gelenekte yer edinmiş olana bağlıdır. Zira, inkar edimi, öncelikle inkar nesnesini ontolojik tamlığı olan bir “şey” olarak tanımlamayı öngerektirir. Bu bakış açısından bakıldığında, “ustasını yense, hatta (üzerindeki etkisini) inkar etse dahi” çırağın niçin ustasına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Sanatsal üretimin doğası yalnızca tarihsel ve geleneksel düzlemde açıklandığında girift bir problem ortaya çıkmaktadır; Sanat, tarihsel boyutu gereği gelenekle doğrudan bir ilişki içindeyse ve gelenekten etkilenilmeksizin sanatsal üretim gerçekleşemeyecekse sanat tarihinin seyrini yapısal olarak değiştiren “özgün” ve “inkılapçı” kırılmalar nasıl anlamlandırılabilir? Başka bir deyişle, sanat geleneğin zorunlu takipçisiyse özgül ve öznel değişimler nasıl ortaya çıkabilir? Bu noktada Ülken’in tezi eleştirilerek daha kapsayıcı bir zeminde yeniden kurulmalıdır. Yukarıda açıklandığı üzere, sanatkarlar tekil bireyler olarak tarihsel ve öznel düzlemde oluşan kendilik-dünyaları içinde var olmaktadırlar. Bu varoluş biçiminin bir gereği olarak sanatsal üretim bir boyutuyla tarihsel ve toplumsal etkilenimler yoluyla ortaya çıkar, ancak bu noktada tarihsel etkinin öznelliği “yuttuğu”, yahut özneyi kendi ontolojik varlığına yabancılaştırıldığı düşünülmemelidir. T. S. Eliot’ın Bireysel Yeti ve Gelenek adlı makalesinde belirttiği gibi, sanat, bireysel yetiye sahip öznelerin gelenekle “aktif” etkileşimi sonucu yaratılabilmektedir. Sanatkar, gelenek karşısında edilgen bir konumda bulunmaz, gelenekten zorunlu olarak etkilense de onu değiştirerek, yaratıcı biçimde eleştirerek sanatı yaratır. Eliot’ın ifadesiyle gelenek salt tevarüs edilemez, kendisini üretim yoluyla diri tutacak öznelere ihtiyaç duyar. Sanatkar bu bakımdan, bilinçaltında ve sanatsal art alanında yer edinen zihinsel içerikleri bilince aktarır ve onları oldukları biçimiyle değil, yeni bir form kazandırarak yeniden ortaya koyar. Dikkat edileceği üzere, bir süreklilik olarak gelenek, sanatkarın öznelliğinin yaratıcı edimi yoluyla var olabilmektedir; aksi takdirde sanat, önceden ortaya konanın taklidinden ibaret olduğu için tarihsel süreç içinde kendini devindiremez ve lineer bir biçimde var olmaya mahkum olur. Sonuç olarak, sanatsal üretimin doğası, “kendilik-dünyası” kavramının işaret ettiği nesnel ve öznel varoluşların biraradalığı üzerinden ele alınmalıdır. Sanat, tekil bireyler olarak kendilik-dünyalarında var olan sanatkarların yarattığı bir “şey”dir; insan-özneden bağımsız olarak anlamlandırılamaz. İnsan-öznenin sanatsal üretimin kurucusu olarak ortaya çıkması, sanatın tarihsel boyutunu var etmektedir. Sanatkar bir birey olarak içine doğduğu dünyadan zorunlu olarak etkilenir ve yaratım sürecine dek karşılaştığı sanatsal biçimler, sanatkarın bilinçaltında “sanatsal art alanını” meydana getirir. Ülken’in işaret ettiği üzere sanatın “an’anevi” olması bu etkilenimden dolayıdır. Ancak, sanatın yalnızca tarihsel olarak kavranılması, sanatı, bireyin öznelliğinden ayırarak lineer bir çizgiye hapseder ve sanat tarihini mümkün kılan kırılmaları açıklayamaz. Bu bakımdan bu denemede, kendilik-dünyasını oluşturan öznel katman öne çıkarılarak sanatkarın gelenekle kurduğu “aktif” ilişki biçimi ortaya konmuştur. Sanat, sanatkar öznenin gelenekten aldığı zihinsel içerikleri eleştiri yoluyla yeniden üretmesi sonucunda mümkün olmaktadır. Yusuf Manav (Yazar)

  • Üç Istanbul'un Adnan'ı Konuşuyor:Keramettin Topkara

    Out of gallery Üç Istanbul'un Adnan'ı Konuşuyor: Keramettin Topkara 9 Nisan 2022 11:57:24 Üç İstanbul'un Adnan'ı Konuşuyor: "İzdiham Değil İzmihlal Adamı Oldum" Kendimi tanımlamada o kadar zorlanıyorum ki… Gerçekten ben kimim? Muharrir mi, avukat mı, ihtilalci mi, muhalif mi, politikacı mı, zevk düşkünü bir züppe mi?.. Üç devri yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki ben hayata muhacir olarak geldim, hayatımı muhacir olarak tamamlayacağım. Size kendimi kirli bir aynada -temizlenmesi mümkün değil- göstermek istiyorum. Hamid Dönemi’nin o kasvetli günlerinde gelmiştim İstanbul’a. Yıkılan Vatan romanımda da yazdığım gibi o devirde “muhacirin Edirne’de gömleği, Ayastefanos’ta eti, İstanbul’da derisi yoktu.” Dostum Şair Raif’in “Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se… / Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-ı İblis’e!” diye tarif ettiği bir sultan vardı başımızda. Bu dizeler, sadece benim değil o dönemin birçok okuryazar takımının da psikolojisini veriyordu. Ne diyordum?.. Evet, bir göçmen olarak geldim İstanbul’a. Bu göçmenlik psikolojisi, insana nasıl ağır gelir bilemezsiniz! Kırk yıl aynı yerde, aynı şehirde yaşasanız da bu ruh hâlini sıyırıp atamazsınız üzerinizden. Hidayet’in konağında, Süheyla’nın köşkünde, Belkıs’ın yalısında hatta bir süre sonra kendi konağımda bile ne eşyalara ne de bu hayata hükmeden insanlara -kendime bile- tam anlamıyla sahip olabildim. Bu insanların, bu eşyaların, bu hayatın üstünde bir göçmen kuş gibi yaşadım adeta. Gençliğimde yani Yıldız Baykuşu’nun o uğursuz ötüşlerinin her deliği doldurduğu karanlık günlerde ya Aksaray’da hasta anamın öksürükleri arasında yazılarımı yazıyor ya da arkadaşlarımla ülke meselelerini tartışıyor, gelecek güzel günlerinin hayalini kuruyorduk. Baştan itiraf edeyim ki beni bir dava adamı yapmaktan alıkoyan kadınlardır. Hayır, hayır, suçu kadınlara attığımı zannetmeyin hemen. Suçlu varsa o kişi yine bizzat benim, benim kadın zaafımdır, belki de seciyem ve seviyemdir. Bunu size burada itiraf etmezsem kendimi eksik anlatmış olurdum. Filareti, Süheyla, Belkıs, Zehra, Macide, Raşel ve diğerleri… Hepsi zaafımın ateşini yükseltmekle kalmadılar, ahlak köşkümde yangın çıkardılar. Yani kendi hayatımı kendi ellerimle yaktım. Kendimi tanımladığım bir kelime daha var: Çöküş. Gerçekten hayatını tek kelimeyle özetle derseniz bana, eskilerin izmihlal olarak bildiği bu kelimeyi seçerdim. Hayatıma dokunan her şey; şöhret, servet, iktidar, gösterişçilik, kadın-erkek ilişkileri, tüketim, israf… mıknatısla çekilmiş toplu iğneler gibi bir çöküş noktasında birleşirler. Her insan, devrinin çocuğudur; benim neslim de bir çöküş neslidir. Yaşadıkça gördüm ki sahip olduğum her şey çöktü. Ait olduğumuz koca devlet bile… Kendimi size yeni tabirle olabildiğince yalın anlatmaya çalışıyorum. Ben, muharrir Adnan, biraz da çevremin, yaşadığım dönemin adamıyım. Çevremdeki insanlara bakarak aslında nasıl biri olduğumu kestirebilirsiniz. Hidayet’le başlayalım. Hidayet, 27 yaşında jurnalci üst düzey bir devlet memurudur. Konağında verdiği davetlere dönemin kalburüstü adamları katılırdı. Bu davetlere katılmak o dönem için önemliydi, Hidayet’in referansı olmadan bir yerlere gelmek neredeyse imkânsızdı. Konağı gerçekten bir saraydı. Davet edilen misafirler yemeğe geçmeden Louis-Quinze salona alınır, Louis-Philippe koltuklarda oturtulurdu. Konakta akşam yemeği Fransız gümüşünden şamdanlarla yenirdi. Koltukları Cordoue derisi kaplı ve İspanyol markaydı. Uşakları beyaz eldivenli ve siyah fraklıydı. Konağın duvarında Fransız Goblen halısı asılı dururdu. Kahveler çok büyük meblağlarla edinilen eşyalar eşliğinde şark odasında içilirdi. Ah o şark odası… En büyük pişmanlığımdır, Hidayet’ten kalan o odayı Moiz’e kaptırmak. Hidayet, insanlara tepeden bakar, onları küçümserdi. “Uşaklarıyla ağzından, ahbaplarıyla burnundan konuşurdu.” Hidayet’in etrafı dalkavuk doluydu; vekilharcı Süleyman önce Hidayet’in sonra benim dalkavuğum oldu. Üst perdeden konuşmayı severdi, sanki kendisi kral biz de uşaklarıymışız gibi. “Dedem Kazasker Efendi merhum bu takımı Prenses Zeynep Hanım’ın terekesinden almıştı; merhumeye de İngiltere Kraliçesi Viktorya Hazretleri hediye buyurmuşlardı. Cristal de Roche’turlar; hem de…” şeklinde konuşurken yüzündeki kibri, asalet göstericiliğini görmeliydiniz. Peki, bu adama niçin katlanıyordum? Elbette nüfuzu için. Hidayet olmasaydı, ne Süheyla’ya ne de Belkıs’a ders verebilir, o önemli kişilerle tanışabilirdim. Fakat onun bu zengin dönemi uzun sürmedi, 10 Temmuz’da gözden düşmeye başlamış; 31 Mart Hadisesi’nden sonra ise misafirleri, uşakları, parası azalmış ve kahrından -gerçekten kahrından- ölmüştü. Zavallı Hidayet! Ölmeden önce konağıma gelmiş, siyasi bir şeyler talep etmişti. Böyle hafiyelerle işim olmaz, derhal konağımdan kovmuştum. Gerçi Hidayet’te hoşlanmadığım davranışları daha sonra kendim sergilemedim mi? Ayrı mesele… Dindar arkadaşım Şair Raif’i bilir misiniz? Hep namustan dem vururdu. Ben de ona “Namus ve namussuzluk, görmediğimiz bir çocuğun oynadığı yazı mı, tura mıdır?” diye cevap verirdim. Dinsiz olduğumu bilirsiniz. Bununla birlikte romanımı okuyanlar bilir; orada Beyoğlu ve Süleymaniye’den bahsederim. “İstanbul, Süleymaniye yapıldığı gün bizim oldu.” cümlesini sanırım Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin etkisiyle yazdım. Aynı romanda “Beyoğlu fethedilemeyen İstanbul’dur.”diye hayıflanıyorum, orayı yozlaşmanın, çürümüşlüğün merkezi görüyordum ama yine de yaşamak için Beyoğlu’nu tercih ediyordum. Aslında bu gelgitler bizim neslin en büyük sorunu. Çünkü biz ikbal devirlerinin değil idbar dönemlerinin çocuklarıydık. Raif’ten söz nereye geldi… Raif’le birçok noktada zıt olsak da Yıldız’da oturan o müstebite olan düşmanlıkta tam mutabıktık. Sanırım bizi birbirimize yaklaştıran da Yıldız düşmanlığıydı. Beni en çok cezbeden şey nedir, derseniz hiç duraksamadan “güç” derim. İster iktidar ve şöhret gücü ister paraya veya kadına hükmetme gücü isterse bilgi gücü. Ne yalan söyleyeyim Süheyla’yı başta küçümsemiştim ama ondaki Fransızca ve edebiyat bilgisini görünce hayran oldum ona. Belkıs’taki güç ise onun insanı ezecek kadar güzel olmasıydı. Evet, güzellik de bir güçtür, üstelik bu güç parayla birleşince ne kadar etkili olur, bilemezsiniz. Partim İttihat ve Terakki’yi de nüfuz gücü için seviyordum. Diyebilirim ki benim hem zaafım hem de meziyetim bu kuvvet-perestliğimdir. Okurlarımın birçoğu benim vicdanını kaybetmiş bir ahlaksız olduğumu düşünebilir. Süheyla ve Belkıs vakalarından sonra Zehra ve Macide ile dost hayatı yaşamam okurlarımın gözünde beni küçük düşürdüğünün farkındayım. Nerede idealist Adnan diye sordunuz belki de. Belki de birçoğunuz bu tip ilişkilerin yalnız romanlarda, filmlerde olageldiğini düşünüyorsunuz. Hayır, sevgili okurlarım, hayır, sizi temin ederim ki yaşadığım hayat gerçektir. Bu öyle bir realite ki pek çok pencereden kapkara görülebilir ama siz de geceden daha karanlık olan o günlerde yaşasaydınız kalbinizi bir nebze aydınlatmak, birazcık serinlemek için o bataklığa, çamurlu ve kirlenmiş suların akıntısına mecburen kapılırdınız. Çamurlu suda yüzenin de üstü başı doğal olarak pislenir. Beni yargılayan okurlarımdan bunu düşünmelerini istemem de herhalde benim hakkımdır. Hatırlarsınız, Epiktetos’un bir cümlesi vardı; neydi o? Zannediyorum şöyleydi: “Muvaffak olduğum için memnun değilim; memnun olduğum için muvaffakım!” Bir zamanlar yani bir taksim üç İttihat ve Terakki Adnan olduğum zamanlar, bu söz benim adeta düsturumdu. Hayat felsefemin özeti. İnandığım gibi yaşamıyordum da yaşadığım gibi inanıyordum. Çok zengin oldum, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok… Karım Belkıs’a – Tabii ya ne zannettiniz, en güzelini ve en asaletlisini… - adını, rengini bilmediğim Blue-Blanc tek taşlar, kırmızı inciler, lacivert elmaslar alıyordum. Hükümetin içinde değildim ama hükümettim. Aylar geçtikçe servetime ben de alıştım. Ama bazen servetimin ve iktidarımın sınırsızlığından korkuyordum. Bunların elimden gitme ihtimalini düşündüğümde ürperiyordum. Artık bütün zenginler gibi gündüz ve gecelerim doluydu: Uyku, içki, oyun ve kadın. Söyleyin Allah aşkına, hangi piyango vurmuş milyoner, kendisini hayra hasenata, namaza niyaza vermiştir? Giderek Safa’nın, Karaosmanoğlu’nun romanlarında yarattığı kahramanlara dönüşmüştüm, çürümüş ve kokmuştum. Çürüyen sadece ben miydim? Üç döneme üç evlilik sığdıran zevcem Belkıs, gençlik arkadaşım Moiz, partim İttihat ve Terakki mensupları, nazırlar, uşaklar, yüksek rütbeli memurlar, koca bir devlet erkânı… hepimiz ama hepimiz çürümüştük. Devlet-i Aliyye âdeta Devlet-i Deniiyye olmuştu. Hayatta en büyük pişmanlığımın ne olduğunu merak edenleriniz vardır belki. Onu da söyleyeyim: Uşak Ahmet’in idamına sebep olmam. Bir kanun adamı olarak bu kanun dışı evladımı kendi ellerimle ölüme gönderdim. Yaptığım onca kanunsuzluk bir tarafa, keşke Ahmet’imi ipten alan el olabilseydim. Yazık ki onu kendi ellerimle boğdum. Lafı uzatmayayım artık. Yazacak hatta konuşacak kadar mecal kalmadı bende. Öksürük nöbetlerim rahat vermiyor. Sanıyorum ilahi bir el -varsa eğer- tarafından cezalandırılıyorum. Yakında öleceğim sevgili okurlarım. Arkamdan kim ne diyecek artık umrumda değil. O kadar çok kişinin hayatını altüst ettim ki belki tabutumu taşlayan, yaklaşıp tüküren bile olur. Siz de mi sevgili okurlarım? Siz de mi bana merhametsizce, hınç ve nefretle bakıyorsunuz?