Yazar, Makale & Eser Ara...

113 sonuç bulundu

  • EditörlerArda Yarcı

    Editörler & Yazarlar Sevdiğiniz Yazarlar Hakkında Daha Fazla Bilgi Edinin. Arda Yarcı Yazar 2000 yılında Merzifon’ da doğdum ve hayatımın büyük bir kısmını burada geçirdim. Aslında bu durum, ilişkilerimde bir döneme kadar belirleyici oldu. Küçük bir yerde ve amiyane Okumaya Devam Et >> Oğuzhan Kaplan Yazar 1999 yılında İstanbul'da doğdum. Lise öğrenimimi Sakarya Cemil Meriç Sosyal bilimler Lisesinde tamamladım. İlkgençlik yıllarımda başlayan edebiyat ve sanat hevesim yerini gitgide daha da sağlamlaşan Okumaya Devam Et >> Ahmet Eren Durmuşbaş Yazar 2002 yılında Çorum’da doğdum. Kabataş Erkek Lisesi son sınıfta okuyorum. Okulumuzun temel bilimler ve felsefe kulübü olan Kabataş Akademi’nin kurucusu ve eski başkanıyım. Fizik ve astronomi başta Okumaya Devam Et >> Orhan Gazi Gökçe Yazar 1985 yılında Tokat Başçiftlik'te doğdum. İlk ve ortaöğrenimimi Tokat'ta tamamladım. 2009 senesinde Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. Okumaya Devam Et >> Keramettin Topkara Yazar 1980 yılında Antalya’da doğdum. İlköğretim ve liseyi Antalya’da tamamladım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede Edebiyat Okumaya Devam Et >> Yusuf Manav Yazar Eskişehirliyim. Ankara'da ikamet ediyor, İstanbul'da okuyorum. Halen lisede International Baccalaureate programına devam ediyorum. Felsefe ve bilumum sosyal bilimlerle uğraşmaktayım. Okumaya Devam Et >> Hilal Şahin UI Designer Kocaeli'nin Gölcük ilçesinde 1997 yılının haziran ayında doğdum. İlkokuldan liseye kadar aynı ilçede öğrenim gördüm. 2015 yılında Teknik lisenin yazılım bölümünden mezun olmadan önce kendi alanımda Okumaya Devam Et >> Fatih Alibaz Dursun Yazar 1996, Nevşehir. İstanbul-Üsküdar’da ikamet ediyorum. Lise yıllarından beri edebiyat, sinema ve dille uğraşıyorum. Deneme ve öykülerim; Hece, Tahrir, Bûtimar, Sadâ, Mahlas, Bizimbahçe ve CF gibi dergilerde Okumaya Devam Et >> Mert Sönmez Yazar Fatih'te doğdum. İstanbul'da büyüdüm. Arkadaşlarım sayesinde hem sinemaya hem edebiyata ilgim küçük yaşlarda başladı. Çeşitli uzun ve kısa metraj filmlerin senaryo ve prodüksiyon aşamalarında çalıştım. Okumaya Devam Et >> Berke Acet Yazar Şiiri anlamlaştırılabilen vurucu söz dizimi olarak tanımlayıp bu tanım doğrultusunda mümkün olduğunca söyler, çoğunlukla da kaleme alırım. Vaktiyle Keşâne'nin editörlüğünü yapmış olup Şiar ve Araf Okumaya Devam Et >> Arda Çelik Yazar Güncel olarak öğrencilik hayatıma devam ediyor ve kendimi; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir Türk genci olarak tanımlıyorum. Düşün emeğim ve çabam, gerçekliğimizi berraklaştırmak için sarf Okumaya Devam Et >> Zeynep Ege Küçük Yazar 2000 yılında İstanbul’da doğdum. Kabataş Erkek Lisesi'nde okudum. Eğitim hayatıma Yıldız Teknik Üniversitesinde devam etmekteyim. Çocuk yaştan itibaren sanata ve sanatın her alanına ilgi duydum ve Okumaya Devam Et >> Tarık Emre Gökırmak Sanatçı Eserlerinin konusu hayal olan, resimle ve müzikle uğraşan arkadaşınızım. Amerika'da doğdum, 5 yaşında Türkiye'ye geldim. Gençliğim boyunca resim alanındaki becerilerimi düşünceleri yansıtmak ve Okumaya Devam Et >> Emre Can Küçükyıldız Yazar 2000 yılında İstanbul'da doğdum. Küçüklüğümden beri okumayı seven ve sinemadan keyif alan bir çocuktum. Mezunu olduğum Kabataş Erkek Lisesi okur konumundan yazar konumuna, sinema Okumaya Devam Et >> Hasan Kocabaş Yazar Uzunca bir süredir şiir, edebiyat ve felsefe ile iştigal etmekteyim. Geçmişte çıkardığım fanzinler oldu, çeşitli dergilerde şiirlerim yayımlandı. Şiirimi ahenkli, vezinli, mana derinliğini hayal ile sağlayan bir Okumaya Devam Et >> Alp Kağan Cavlı Yazar 24 Mayıs 2000 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya geldim. 11 yaşında canlı olarak dinleme fırsatı bulduğum bir şairden etkilenerek şiir yazmaya başladım. Mezunu olduğum Kabataş Erkek Lisesinde Okumaya Devam Et >> Abdullah Veli Uçar Yazar Vezinli, kafiyeli ve anlamlı sözden ibâret olmaklığı cihetinden şiir ile uğraşmaktayım. Evvelce birkaç fanzin çıkardım. Şimdi ise Metadergimiz Phouska için mesai ve efor harcamaktayım. Hâlihazırda Ankara'da Okumaya Devam Et >> Ahmed Faruk Arslan Sanatçı 1999 yılında Ankara’da doğdum. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi Sakarya’da geçirdikten sonra lise eğitimi için İstanbul’a gittiğimde sinema ile tanıştım. O yıllardan beri sinema ile yakından ilgileniyorum. Okumaya Devam Et >>

  • Ahmed Faruk Arslan

    Ahmed Faruk Arslan Sanatçı 1999 yılında Ankara’da doğdum. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi Sakarya’da geçirdikten sonra lise eğitimi için İstanbul’a gittiğimde sinema ile tanıştım. O yıllardan beri sinema ile yakından ilgileniyorum. Farklı kurumlarda fotoğrafçılık dersleri verdim. Yazıp yönettiğim kısa filmler uluslararası festivallerde gösterildi ve ödüller aldı. 37. Fajr Film Festivali’nin genç yeteneği olarak İran’da Paul Schrader ve Luca Bigazzi gibi ustalardan film eğitimleri aldım. Halen yeni film projeleri ile ilgilenmekteyim. Bunların yanında Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik bölümünde öğrenciliğimi sürdürüyorum

  • Biz Şairiz Velî, Asma YüzünüBerke Acet

    Biz Şairiz Velî, Asma Yüzünü Berke Acet 7 Mayıs 2021 22:41:11 Biz şairiz Velî, sakın ha asma yüzünü Burada güneşten bize sade bir renk düşer Sarılar gözleriyle sularlar "mucur" tarlaları Katıksız soframıza sade bir ekmek düşer Bilmeden konuşan bir dilleri var onların Vermeden hep alan bir elleri var onların Zevk için bükülen bir belleri var onların Bizim her bir ânımıza bin bir emek düşer Evham düşer, bohem düşer; gülen yüzler düşer Yükte hafif sözlerimiz süzülerek düşer Bir sözün onlarda kırk yıl hatrı yoksa eğer Uzaklardan bir mektup geliverir aniden Aruza maruz kalır, tutuşur kalemimiz İşte o gün de bize şairiz demek düşer Biz şairiz Velî, sakın ha asma yüzünü

  • Polinezyalılar ve Insanın Keşif DürtüsüAhmet Eren Durmuşbaş (Yazar)

    Polinezyalılar ve Insanın Keşif Dürtüsü Ahmet Eren Durmuşbaş 08/05/2021 Ahmet Eren Durmuşbaş (Yazar) Dünya’nın yaklaşık üçte birini kaplayan Büyük Okyanus, irili ufaklı birçok adaya ev sahipliği yapmaktadır. Coğrafyası ve biyolojik çeşitliliği ile her alandan bilim insanının ilgisini çeken bu adalar, en çok da üzerinde yaşayan halklarla Avrupalı kâşifleri hayrete düşürmüşlerdir. Uçsuz bucaksız Pasifik Okyanusunda yer alan ve Polinezya, Mikronezya ve Melanezya olarak gruplandırılan bu adalarda yaşayan insanların nasıl göç ettikleri yıllarca büyük bir merak konusu olmuştur. Çalışmalar Polinezyalıların Tayvan, Filipin ve Markiz Adaları üzerinden Hawaii’ye gittiklerini ortaya koymaktadır. Bu süreçte ayrılan kollar Yeni Zelanda, Paskalya Adası ve hatta Madagaskar’a kadar göç etmişlerdir. Öyle ki bu gruplar Madagaskar’a Afrikalı Bantu halklarından daha önce ulaşmışlardır. Bugünkü Madagaskarlıların genetik analizleri de Borneo Adası’nda yaşayanlarla benzerlik göstermektedir. Ada halklarının bu göçler sırasında çeşitli doğa olaylarından faydalandıkları bugün açıkça biliniyor. Beyaz sumruların göç yollarını takip etmiş, yıldızlardan faydalanmış ve yer çekimi sayesinde oluşan deniz kabarcıklarını konum tayininde kullanmışlardır. Hayranlık uyandıran yön bulma teknikleri, bize insanlığın çok eski devirlerden bu yana süregelen keşif dürtüsünü ve merakını bir kez daha ispatlamaktadır. Bu keşif dürtüsü geçtiğimiz yüzyılda bir kez daha tecelli etmiş olacak ki Thor Heyerdahl isimli Norveçli maceracı, Polinezyalıların Peru’dan göç ettikleri savını kanıtlamak için Kon-Tiki adındaki salıyla yüz bir gün süren bir yolculuğa çıkmıştır. Böyle bir seferin imkânsız olduğunu söyleyen diğer bilim insanlarına bunun aksini kanıtlamak üzere tamamıyla Polinezyalıların yöntemlerini ve teknolojisini kullanmış ve Peru’dan Fransız Polinezyası’na başarıyla ulaşmıştır. Kon-Tiki Seferi’nin başarısı Amerika kıtasından Pasifik Adaları’na yolculuğun “mümkün” olduğunu göstermiştir ve sonrasında tekrarlanan seferlerle teyit edilmiştir. Her ne kadar bugünkü antropolojik, linguistik ve genetik bulgular Polinezyalıların Amerika’dan değil Asya’dan göç ettikleri konusunda kanıtlar sunsa da Heyerdahl’ın seferi coğrafya tarihinde büyük bir yer edinmiştir. 2012 yılında “Kon-Tiki” adıyla filme uyarlanan bu macera, Thor Heyerdahl’ın yazdığı ve 70 dile çevrilen kitap sayesinde dünya çapında ün kazanmıştır. Seferde kullanılan sal, bugün Oslo’daki Kon-Tiki Müzesinde sergilenmektedir. Polinezyalıların göç yolları bugün hala bilim insanlarında hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Kültürleri, dilleri, dinleri, adetleri ile zengin bir hazine sunan Pasifik halkları, yaşadıkları coğrafyanın eşsizliğiyle birlikte düşünüldüğünde bizi hayrete düşürmeye devam edecek gibi görünüyor. Dünyamızın büyük bir bölümünü kaplayan bu coğrafya bugün de yepyeni bilimsel bulguları ortaya çıkaracak kâşiflerini bekliyor. Ahmet Eren Durmuşbaş (Yazar)

  • Fikir

    Kültürel Yazılar & Makaleler (Bu Kategori Konu Başlıkları Dışında Medya İçermez) Polinezyalılar ve Insanın Keşif Dürtüsü Ahmet Eren Durmuşbaş 08/05/2021 Dünya’nın yaklaşık üçte birini kaplayan Büyük Okyanus, irili ufaklı birçok adaya ev sahipliği yapmaktadır. Coğrafyası ve biyolojik çeşitliliği ile her alandan bilim Okumaya Devam Et >> Antik Yunan’dan Bugüne Hakikat Yolculuğunun Panoraması Arda Yarcı 07/05/2021 Gorgias diyaloğunu okuma deneyimi, aslında her ne kadar yazılmış bir şeyi okumak da olsa diyalog formatında Okumaya Devam Et >> Tribünler Anlatır Oğuzhan Kaplan 29/04/2021 Fransızca “Tribune” İtalyanca “Tribuna” kelimeleri bugün dilimizdeki futbol seyreden kitlelere verilen ismin atalarıdır ve ikisi de Latince “Tribunus” (halk temsilcisi, halkın fikrinin sözcüsü, tribün) ortak köküne Okumaya Devam Et >> Baharı Karşılama Biçimleri Keramettin Topkara 20/04/2021 Bahar... Ne büyülü kelimedir! Bahar kadar ferah, ışıltılı, renkli, güzel kokulu bir kelime bilmiyorum. Badem ağaçlarının çiçek açmasıdır bahar. Onlar sevinçle açınca insanın da içi açılır; yürümek, koşmak... Okumaya Devam Et >> Sıçramalı Düşünce ve Bilimsel Öngörü Ahmet Eren Durmuşbaş 16/04/2021 İnsana mahsus olduğunu sandığımız pek çok zihni kabiliyetin diğer canlılarda da kısmi olarak mevcut bulunduğunu her geçen gün yeni bulgularla daha iyi Okumaya Devam Et >> Cemil Meriç: Yorumsal iktidarı yapıbozuma uğratmak Yusuf Manav 14/04/2021 Meriç çıkınımızda taşıdığımız kelime ve kavramlarla olan sorunlu irtibatımızı iyice eşeliyor ve bizi en başta tercih ettiğimiz Okumaya Devam Et >> Melih Cevdet Anday'ın Entelektüel Şiire Yadsınamaz Katkısı Üzerine Çeşitlemeler Hasan Kocabaş 08/04/2021 Türk şiirine inen bir balyoz olan “Garip” akımıyla bilinmesine rağmen Melih Cevdet, bilinenin aksine Okumaya Devam Et >> Insanlığın Renk Algısı Ahmet Eren Durmuşbaş 05/02/2021 Küçükken Türklerin kahveyle tanışmadan önce “kahverengi” yerine hangi kelimeyi kullandıklarını merak ederdim. Renkler hakkında yakın zamanda öğrendiklerim sonucunda bu merakın çok yerinde Okumaya Devam Et >> Istanbul’un Üç Hali Orhan Gazi Gökçe 23/01/2021 Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul (1938), II. Abdülhamit Dönemi, İttihat-Terakki ve İstanbul'un İşgal Dönemi'ni esas alarak bu dönemlerdeki sosyal değişim süreçlerini izleyebileceğimiz bir romandır. Okumaya Devam Et >> Thessalia’dan Theleme Tekkesi’ne Kadın Meselesi Fatih Alibaz Dursun 21/01/2021 Belki de edebiyatın doğuşundan beri özelde üdebayı, genelde bütün sanatkârları ciddi manada meşgul eden, çekici oduğu kadar alengirli, hem zehirleyen, hem de büyüleyen Okumaya Devam Et >> Göze Göre Güzel Ahmed Faruk Arslan 21/01/2021 Güzel, gün içinde çok dikkat etmeden kullanıyor olsak da üzerine düşünüldüğünde çok derinlere götüren bir kavramdır. İnsanlar farklı kültürlerde yetişmiş ve çok farklı anlam dünyalarına Okumaya Devam Et >> Sanatsal Üretimi Açıklamak: Bir düşünüş imkanı olarak "kendilik-dünyası" Yusuf Manav 11/01/2021 “Sanatsal üretim” meselesi, zımni olarak “insanın dünyayla, dolayısıyla da tarih ve gelenekle, ilişkisi” sorununu içinde Okumaya Devam Et >> Su Medeniyetinin Şiirleşmesi: Bahçesaray Çeşmesi Keramettin Topkara 23/12/2020 Gogol’ün "olağanüstü bir olay" Dostoyevski’nin "gelecekten haber veren bir peygamber" olarak gördüğü Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, pek çok edebiyat Okumaya Devam Et >> Kıyametin Tutkusu Hilal Şahin 27/09/2020 “Narsist misiniz?” sorusunu çok duymuşumdur. Kafamda bu soruya verdiğim cevap belli; “hayır” değilim. Fakat günlerdir belki aylardır içimde yaşattığım o dengesiz ve emici bir güce sahip ruh halinin sebebini Okumaya Devam Et >> Uygarlığın Çoraklığı: Avrupa’nın Tinsel Bunalımı Yusuf Manav 19/12/2020 Eliot’ın Çorak Ülke adlı eseri sıklıkla bir Modernite eleştirisi olarak okunmakta ve çoraklık teması benzer bir biçimde Aydınlanma’nın ve araçsal aklın hezimetinin ışığında anlaşılmaktadır. Okumaya Devam Et >> Osmanlı Beyliği Kuruluş Dinamikleri Arda Çelik 03/12/2020 Geçmişten günümüze tarihçiliğimize yüzeysel bir göz gezdirişin, bizlere sunduğu panoramik görünüm; yazılı kaynakları önceleyen ve önceleme esnasında arşivleri ve kronikleri baz alan tarihçiliktir. Okumaya Devam Et >> Girizgah tarih-bellek-ideoloji Arda Çelik 04/11/2020 Sosyal bilim disiplinlerinin kendi içerisinde ayrışmaları ve kendilerini temellendirmeleri 19. yüzyılda baş gösterir. Teorik ve metodolojik meseleleri de içinde barındıran bu ayrışma her disiplin gibi tarih için de Okumaya Devam Et >> Tarihi Tahayyül Arda Çelik 18/11/2020 Esenlikler dilerim phouskadergi.com okuyucuları. İlk yazımızda tarih-bellek-ideoloji bağlamında bir girizgah yapmıştık. Bu yazımda ise bugünden düne bakan tarih biliminde, tarihi tahayyülü etkileyen meseleleri irdelemek istedim. Okumaya Devam Et >> Yönetmen Sanatı Sinemada Oyuncu Olmak Ahmed Faruk Arslan 15/11/2020 Sinema söz konusu olduğunda oyuncular ile ilgili yaygın bir kanı vardır. Bir sahnenin duygusunu aktarma işi oyuncunun görevidir. Öyle ki izlediğimiz sahnede yeterli duygusal tatmine ulaşamadıysak “oyunculuk Okumaya Devam Et >> 1917 ve Plan Sekans Tekniğinin Sinemadaki Yeri Emre Can Küçükyıldız 10/09/2020 Seyircinin, filmin çekiminden sorumlu kameramanın yerine monte edildiği ; örgünün gidişatı açısından etkisiz eleman varsayılarak zaman ve mekan faktöründeki değişimlere duyarsızlaşmış, filmde var olan Okumaya Devam Et >>

  • Antik Yunan’dan Bugüne Hakikat Yolculuğunun PanoramasıArda Yarcı

    Antik Yunan’dan Bugüne Hakikat Yolculuğunun Panoraması Arda Yarcı 07/05/2021 Arda Yarcı Gorgias diyaloğu özelinde bir bakış Gorgias diyaloğunu okuma deneyimi, aslında her ne kadar yazılmış bir şeyi okumak da olsa diyalog formatında olduğundan dolayı bir dost meclisinde hararetli diye anılabilecek bir sohbeti dinlemek gibi bir anı oluşturdu bende. Diyaloğu okuma deneyimi bende böyle bir anı oluşturduğu için bu okuma deneyimi benim açımdan bir süreci işaret etmektedir. Peki süreç derken neyi kastediyorum? Diyaloğa dahil olmadan önce kendimce ilgilendiğim sosyoloji, felsefe, siyaset, iletişim gibi alanlara ve içerisindeki birtakım konulara karşı fikirlerim vardı. Sohbete katıldıktan sonra bu sohbette dostlarımın neler söylediğini ve bunları nasıl söylediklerine odaklandım, kendimce notlarımı aldım. Sohbetin ardından kendi kendime kaldıkça konuşulanlar üzerine tekrar tekrar düşündüm ve hala düşünmeye devam ediyorum. İşte bu yüzden benim için bitmeyecek bir sürece işaret ediyor. Zaten iletişimin temel özelliklerinde birisi de belirli bir başı ve sonu olmayıp bir sürece tekabül etmesi değil midir? Bu yazımda Gorgias diyaloğunu iki açıdan değerlendireceğim. Bunlardan ilki: dostum Sokrates bizlerle bu sohbeti niçin gerçekleştirdi, bizlerle sohbet ederken sohbeti nasıl ilerletiyor ve aradığı şey nedir? Bu üç temel soru ve cevaplarken oluşabilecek diğer sorulara cevap arayacağım. Değerlendireceğim ikinci açı ise modern toplumlarla beraber oluşan kitle iletişimiyle sohbetin gerçekleştirildiği dönemin şartlarının hangi noktalarda kesiştiği, söylevcilerin işlevinin ne olduğudur. Değerlendirmemize Sokrates’in bu sohbeti niçin gerçekleştirdiği sorusuna cevaplar arayarak başlayalım. Diyalog Khairephon’un Sokratesin de Gorgias’ı dinlemek için geldiğini söylemesi ve Sokrates’in de Gorgias’tan sanatın özü nedir, Gorgias necidir, neyi öğretir sorularının cevabını öğrenmek istediğini söylemesi ile başlar. (Platon, 1960, s. 59) Burada soruların içeriği her ne kadar önemli olsa da benim Sokrates’in namını duyduğumdan ötürü odaklandığım nokta Sokrates’in soruları nasıl sorup ilerleyeceğiydi. “Nedir” biçiminde sorular sorması ilgimi ilk dakikadan itibaren çekmişti. Peki bunu neden yapıyor? Sohbete şeylerin ne olduğu sorusunu sorup başlayarak kavramlar ve konular açısından uzlaşılmış bir anlam oluşturup baştan itibaren konuştuğumuz kavramlarda kastettiğimiz anlamların aynı olmasını ve bundan dolayı yanlış anlaşılmaları erkenden engellemeye çalışarak iletişim sürecini kolaylaştırmak için bunu yapıyor. “Sokrates bu tanımlama süreçlerini ve sonuca varma sürecini nasıl ilerletiyor?” diye soracak olursak vereceğimiz yanıt ne olurdu? Burada Sokrates’in yönteminin kendisiyle karşılaşmış oluyoruz. Bu yöntemin ne olduğuna geçmeden neyi amaçladığını söylemek daha iyi olacaktır. Her birimiz gündelik hayatımızda bir konuda birçok fikir, düşünce veya görüntüye maruz kalıyoruz. Bu konuya karşı konumlanırken, görüş belirtirken birtakım tutarsızlıklar veya akıl karışıklığı yaşıyor olabiliriz veya bu konu hakkında bir şey bilmiyor da olabiliriz. İşte tam bu noktada Sokrates usta bir marangoz gibi çırağına yapılacak eşyanın en doğru haline gelmesi için tarif verir gibi bizle konuşulan konu hakkında adım adım konuyu tartışıyor ve sonuca bizim varmamızı sağlıyor. Sokratik yöntem dediğimiz bu şey: Maiotik ve ironi dediğimiz iki temel bileşene dayanıyor. İroni alay olarak bilinse de bu günlük hayatımızdaki alay ile aynı şeyi pek de ifade etmez. Karşıdakine neyi bilmediğini göstermesidir. Maiotik, doğurtma yöntemi olarak da bilinmektedir ve annesinin ebe olmasından dolayı böyle bir yöntemi kurduğu söylenmektedir. Ahmet Cevizci Felsefe Sözlüğü’nde bu kavram şöyle geçmektedir: “Gerçek öğretim faaliyetinin, sanki bilgi temas yoluyla dolu bir kaptan boş bir kaba damla damla akıtılabilen bir şeymiş gibi, bilginin öğretmenin çabasıyla bir başkasının ruhuna damla damla akıtmak, öğrencinin zihninde yoktan var etmek olmadığını savu¬nan Sokrates, felsefi tartışmalarında, tıpkı bir ebe gibi, öğrenciye kendinden bir bilgi aktarmamış, yalnızca öğrencide zaten var o¬lanı gün ışığına çıkarmaya çalışmış, öğren¬cilerin kendilerine gebe kaldığı düşünceleri doğurması için yardım etmiştir. (Ahmet Cevizci, 1997, s. 467) Konuşmayı şeylerin neler olduğunu sorarak, argümanların tutarlı olup olmadığını kontrol ederek, bilinen şeyin doğru olup olmadığını teyit ederek uzlaşı sağlayıp bir şeyin ne olduğunu bize buldurmaya çalışan Sokrates’in neyi aradığı sorusuna cevap arayalım. Herkesin bildiği kimi zaman kastettiği anlamının dışında kullanılan kimi zaman kimin söylediği bilinmeden kullanılan Sokrates’in meşhur sözü: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir”. Sokrates’in bilgeliğinin en meşru kaynağı bu olsa gerek. Hiçbir şey bilmediğini iddia eden Sokrates bir şeyleri tanımlarken kendisi bizlere rehber olup dediklerimizin ne olup olmadığı noktasında argümanlarımızın doğruluğunu ve tutarlığını teyit eden, adeta bir filtre gibi söylediklerimizi mantık süzgecinden geçirerek şeylerin özüne inmeye çalışıp hakikati ve hikmeti arıyor. Gelelim değerlendirmemizin diğer tarafına. Moderniteyi incelerken kitle iletişimi, modernite, modern kentlerin ortaya çıkışı gibi konular hakkında araştırma yaparak ve bunlar üzerine düşünmek gereiyor. Peki Gorgias diyaloğunun dönemin kitle iletişim ve iletişim bilimlerindeki diğer çalışmalarıyla ne alakası var? Sofisletleri incelediğimiz zaman parayla eğitim veren, topluluklara vaaz veren, bazı duruşmalarda bir nevi avukatlığa benzer işler yapan kişilerdir. Etimolojik olarak sophos kökünden gelir. Dilimizde var olan safsata kelimesi Arapçadan geçmiştir. Arapçaya ise Yunancadan sofist kelimesinin geçmesiyle oluşmuştur. Bu ne anlama gelmektedir. Platon, Sokrates gibi düşünürler Sofistler ile bir mücadele içerisindedirler, onları içi aslında boş olan gerçekliği çarpıtarak aktaran sözler söylemekle suçlarlar ve bundan dolayı sofist kelimesi boş söz söyleyen veya boş söz, aslı olmayan çarpıtmalar anlamında safsata olarak Arapçaya geçmiştir oradan da dilimize. Bu bilgi kenarda kalsın, metnin sonunda neden bu bilgiyi vermiş olduğumu anlayacaksınız. Şimdi gelelim iletişim bilimlerinin konularından birine: kitle iletişim çalışmalarına. Kısaca bahsedeceğim iki kuram var: ana-akım(mainstream) ve eleştirel kuram. Buraya geçmeden önce kitle iletişim araçlarının ortaya çıkışından kısaca bahsedelim. Sanayi devrimi ile değişen üretim formasyonu beraberinde ekonomik formasyonun da değişimine sebep olmuştur bu da üretim araçlarının üzerinde kapital diye adlandırdığımız sermaye sahipleri veya gruplarının mülkiyet oluşturması anlamına gelmektedir. Üretim formasyonundaki değişim kurulan büyük fabrikalarla iş gücüne gereksinimini beraberinde getirdi ve işçi sınıfı dediğimiz bir sınıf ortaya çıkmış oldu. Temel olarak bir yanda işçi sınıfı diğer yanda burjuva vardı. Bu da modern kent yapısındaki temel sınıfları işaret etmekteydi. Modern kentlerde kitle dediğimiz kalabalıklar oluştu, bu kitleler oy kullanıyor, okuma yazma öğreniyor ve enformasyona ihtiyaç duyuyordu, işte bu noktada kabaca gazeteyle ve ardından radyoyla başlayan bir kitle iletişim tarihi başlamış oldu. Ana akım kuram liberal bir düşünce ürünü olarak medyanın insanlara olayları aktardığını, insanların doğru olup olmadığına karar verebileceğini, sanki ideolojik bir aktarım yokmuş gibi bu medya kullanım gücü de kapitale veya ulus devlete hizmet etmeyecekmiş gibi tavır takınıyordu. Diğer yandan bu görüşü eleştiren başta Frankfurt Okulu Marksist temelli eleştirel kuramı bizlere sundu. Frankfurt okulu bize temelde, medya kullanım erklerinin sermaye sahipleri veya ulus devletlerin elinde olduğu sürece bunun otoritelerin hizmetine kullanacağından bahsediyordu. Ufak çaplı başka medya kuruluşları olsa da bunun sadece görünüşte olduğunun ve etkisinin pek olamayacağını söylüyordu. Şimdi Sofistler ve Sokrates’in olduğu döneme baktığımız zaman az da olsa oy kullanan, mahkemelerin olup savunmaların yapıldığı bir Antik Yunan var karşımızda, sanki modern kentlerin “ilkel” bir provası gibi. İşte bu noktada Sofistleri devletin veya bir takım zenginin ne uğruna olursa olsun yalan söylemekten çekinmediği, doğruluğu çarpıtarak yansıtan ve topluluklar önünde konuşup onlara vaaz veren kitle iletişim araçları gibi görüyorum. Birkaç süslü, dolambaçlı sözler söylemeleri yüksek prodüksiyonlu Hollywood filmlerini anımsatıyor bana. Bunun tam karşısında Sokrates’in hakikati arama çabası, bu uğurda maddi zenginliktense ruhani zenginliği kabul edip bu süse aldanmaması bana eleştirel kuramı anımsatıyor. Meraklı bir dinleyici olarak bu konuşmayı dinlerken kafamdan geçenler sohbet ilerledikçe hakikati arayanların hakikat yolunda verdiği mücadelenin bir panoramasını izlemeye çoktan dönüşmüştü bile. KAYNAKÇA Eflâtun [Platon]. (1960). Gorgias (M. C. Anday, Çev.). Küçük Diyaloglar içinde (ss. 59-196). İstanbul: Varlık. Ahmet Cevizci. (1997). Felsefe Sözlüğü. Ankara: Ekin. Arda Yarcı

  • Yakında Sizlerle | PHOUSKA

    404! Gördüğün gibi bu sayfa şuan kullanıma hazır değil. Ama endişe etme, lütfen daha sonra tekrar gel. Seni seviyoruz...

  • Metadergi | Phouska Dergi

    Su Medeniyetinin Şiirleşmesi: Bahçesaray Çeşmesi Keramettin Topkara (Yazar) Keramettin Topkara 23/12/2020 Gogol’ün "olağanüstü bir olay" Dostoyevski’nin "gelecekten haber veren bir pey-gamber" olarak gördüğü Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, pek çok edebiyat araştırma-cısına göre Rus edebiyatının kurucusu olarak bilinir. Puşkin, otuz sekiz yıllık yaşa-mına (1799-1837) edebî değeri yüksek birçok şiir, tiyatro ve roman sığdırmıştır. Soylu bir aileye mensup olan şair, iyi bir eğitim almış, küçük yaşlarda özel hoca-lardan ve yabancı eğitmenlerden özel dersler almış, Fransızcayı o dilde eserler ya-zacak kadar iyi öğrenmiştir. Fransız edebiyatı kadar onu eski Rus masallarıyla bü-yüten ihtiyar dadısı Arina da Puşkin’in edebî kişiliği üzerinde etkili olmuştur. Öz-gürlükçü şiirleri, taşlamalarıyla Ruslar arasında şöhret kazanmış, şiirleri dilden dile dolaşmış, zevkle ezberlenmiştir. Devamını Oku

  • Arda Yarcı

    Arda Yarcı Yazar 2000 yılında Merzifon’ da doğdum ve hayatımın büyük bir kısmını burada geçirdim. Aslında bu durum, ilişkilerimde bir döneme kadar belirleyici oldu. Küçük bir yerde ve amiyane tabirle “Anadolu’nun bağrında” doğup, büyümek; büyük şehirlerin umursamazlığını ve bu şehirlerin bütün bir coğrafyanın gerçekliğine yabancı kalmasını, gözlemlememe olanağı sundu. Bu yabancılaşmayı görmek bir çok şeyi merak etmeme de yol açtı. Bu süreci takip etmek beni bir şeylere bağlı kalmaktan alıkoydu ve kendimi tanıma sürecinde “daima çırak” olma yoluna itti. Bugünlerde algılarımızda olup biten “şeyler” ve “her şey” üzerine düşünmekle zaman geçiriyorum.

  • Tribünler AnlatırOğuzhan Kaplan (Yazar)

    Tribünler Anlatır Oğuzhan Kaplan 29/04/2021 Oğuzhan Kaplan (Yazar) “Futbol asla sadece futbol değildir.” Simon Kuper İlk Tribünler: Roma Cumhuriyeti/İmparatorluğu Tribünleri Fransızca “Tribune” İtalyanca “Tribuna” kelimeleri bugün dilimizdeki futbol seyreden kitlelere verilen ismin atalarıdır ve ikisi de Latince “Tribunus” (halk temsilcisi, halkın fikrinin sözcüsü, tribün) ortak köküne sahiptir. Eski Roma tribünleri bürokraside oldukça önemli rollere sahiptir. Tribunus plebis/plebler tribünü Roma halkının en alt tabakasını oluşturan pleblerin şiddete uğramama, yardım, aracılık ve hatta meclisi veto etme haklarını sağlayacak ve de yargısız yahut sebepsiz infazları durduracak gücü şiddetli bir sivil itaatsizlik sonucunda kazanmıştır. Tribunus militium/askeri tribün yine askerlerin arasından sözcüler çıkmasıyla ordunun içinde oluşmuş subaylardır. Kendi “tribus’unun” yani kitlesinin seçkinleri olan tribünler bugünün futbol seyirci kitlelerine yalnızca isim babalığı değil aynı zamanda rol modellik yapmışlardır. Avrupa ve Türkiye Tribünlerinin Oluşumu 20. yüzyıl tribünlerin beşiği olmuştur. Avrupa’da ve Türkiye’de giderek popülerleşen futbol, kulüplerin ortaya çıkışının temeli olan yerellik gereği birbirine rakip ve hatta düşman kitleler tarafından büyütülmüş ve desteklenmiştir. Futbolun bir mücadele olmasının yanında tribünler de futbolcular gibi mücadele eder; birleşir, yürür, bağırır, kavga eder. Aynı semtin ya da şehrin gençleri, esnafları ve diğer birçok ferdi ortada olan yarışın birer parçası olmak için birlikte hareket etme gereği duyar. Özellikle Avrupa’da her bir kulüp fikirlerin etrafında şekillenir. İngiltere’de takımların çoğu kızıllar (işçi takımları) ve maviler (orta ve üst sınıf takımları) olarak ikiye ayrılır. Kızıl takım tribünleri toplumun en alt ve ezilmiş kitlesinin reaksiyon olarak birleşmesiyle ortaya çıkmıştır, yani tam manasıyla Eski Roma’nın pleb tribünlerinin yeniden oluşumudur. Mavi tribünler ise İngilizcede de aynı kelimelerle ifade edilen “mavi kanlılıkla” doğrudan alakalıdır. İtalya tribünlerinde ekonomiden ziyade siyaset kitlelerin doğuş ve birleşme noktası olarak görülür. SS Lazio isminin başındaki “SS” ifadesini Nazi Almanyası’na gönderme olarak kullanır, Nazi selamını vermekten ve ırkçı sloganlar atmaktan çekinmez. Diğer bazı aşırı sağcı kitleler Roma ve Inter tribünleridir. Karşılarında Sampdoria, Atalantai, Genoa ve Livorno tribünleri solcu ve işçi gruplar olarak yer alır. Türkiye tribünleri Avrupa geneline göre çok daha karmaşık yapılara sahiptir. Bütün kulüplerin farklı görüşlerde taraftar toplulukları bulunmasının yanı sıra bazı tribünlerin kimliği büyük ölçüde siyasi fikirlere, bazılarınınki ise tamamen lokalizasyona bağlıdır. Futbol henüz yaygınlaşırken Galatasaray, Trabzonspor, Antalyaspor, Sakaryaspor ya da Kocaelispor taraftarı olmanın beraberinde getirdiği tek kimlik o şehirli ya da semtli olmaktır. Fakat bazı tribünler siyasi fikirlerine göre ayrılmış insanlardan oluşur ki bu durum genelde bir şehirde birden çok başarılı futbol takımı varsa görülür. Kim Neyin Sözcüsü? Adana şehrinin işçilerinin ve solcu devrimci kitlesinin sözcüsü, Adana Demirspor tribünüdür. Çok daha muhafazakâr Adanaspor tribününün karşısında şehrin işçilerinin sesi olur Demirspor taraftarı, dünyaca bilinen sosyalist/komünist propaganda için kullanılan şarkıları tekrar besteleyip söyler, Che ve Fidel gibi devrimci liderlerin portreleriyle ve birtakım sembollerle süsler bulunduğu yeri. Mottoları ve sloganları yine devrimcilerin dünyaca kullandığı sözlerdir: “Hasta Siempre!” (Sonsuza kadar!) “No Pasaran!” (Geçit yok!) “La Vittoria Sara Nostra!” (Zafer bizim olacak!) Aynı sloganları, mottoları, “ciao bella” gibi besteleri ve sembolleri kullanan başka önemli tribünler de vardır. Bunların pek tabii en çok bilineni olan Beşiktaş tribünleri önceleri İstanbul’un, sonrasında ise tüm Türkiye’nin isyanlarının ve tepkilerinin sesi olmuştur. Türkiye’nin plebler tribünleri ya da kızılları Beşiktaş’tır, Adana Demirspor’dur, Zonguldakspor’dur, Gençlerbirliği’dir. Alt kesimlerin ve sesini duyuramayanların sesi olma iddiaları vardır ve sürekli eylem için şahıs yaşantılarından taviz verir bu takımların taraftarları. Birbirlerini tutarlar, Beşiktaş ve Adana Demirspor birbirine kardeşlik besteleri söyler, İtalya’daki kardeşleri yine solcu devrimci bir grup olan Livorno’dur. Pek tabii dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bu tribünlere rakip topluluklar vardır ve maalesef aralarındaki çekişme uzun yıllar boyunca yalnızca karşılıklı sloganlaşmayla sınırlı kalmamıştır. Bursaspor belki de şehrin kimliği gereği Türkiye’nin en milliyetçi topluluklarından birinin etrafında toplandığı bir kulüptür. Ankara’nın Gençler’inin karşısında milliyetçi Ankaragücü tribünleri fikirleri uğruna çatışmaya hazırdır. Onların sesi olduğu halkın görüşü “Tanrı Dağı kadar Türk, Uludağ kadar Bursasporlu” olmaktır. Her bir Ankaragücü taraftarı temsilcisi olduğu fikir uğruna militanlık yapmaktan çekinmez, milletinin askeri olmakla övünür. Şehir ve Semt Tribünleri Kim Olduğunu Anlatmaktır. Türkiye’nin bir fikri savunan tribünlerinin sayısı gayet çok olsa da daha yaygın olan durum yerel birleşmelerdir. Birlikte yahut aynı şehirde/semtte büyümüş insanlar elbette ortak bir kültüre sahip olmak durumundadır. Bir yaşama biçimleri, ortak önyargıları, benzer düşünceleri, ortak dertleri vardır. Elbette bahsi geçen bir bölgenin adını taşıyan bir futbol kulübünün destekçileri, birer bölge mensubu olarak doğrusuyla yanlışıyla, iyisiyle kötüsüyle halkının sesi olmak gayesindedir. 1999 depreminin en büyük hasar verdiği ve en çok can aldığı yerlerden biri olan Sakarya’nın tribünleri “Bu kentte olsa da büyük depremler” diye haykırır. Belki her birinin gözünde yıllardır görmedikleri, depremde kaybettikleri yakınları tüter. Bazıları stadyumun etrafına ve ara sokaklara yazılmış duvar yazılarıyla enkazın altından bağırdığını hatırlar: “Sesimi duyan var mı?” Ama Sakarya tribünü halkının sözcüsü olarak en büyük acıları olan depremin unutulmasına izin vermez. Trabzon tribünü fırtına olmaktan ve dere olup taşmaktan, Diyarbakır tribünü yılanlardan, Sarıyer martılardan bahseder pankart ve bestelerinde. Yalnızca fenomenleri değil, doğası gereği hâkim fikirleri de yansıtır yerel tribünler. Konya taraftarı “Ya Allah Bismillah” diye maçı başlatır. İzmir’in iki büyük tribününün fikirleri ve sembolleri birbirine oldukça benzer. Atatürk’ün izinde olmak en büyük gayedir, dev Mustafa Kemal pankartları süsler stadyumları, İzmir Marşı duyulur iki taraftan da. Fakat bu iki topluluğun, Karşıyaka ile Göztepe’nin, uzun yıllar birbirleri ile kanlı bıçaklı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Karşıyaka ile Göztepe’nin, Adana ile Mersin’in, Sakarya ile Kocaeli’nin, Rize ile Trabzon’un hikayeleri Beşiktaş ile Ankaragücü’nün çatışmasından çok farklıdır. Birbiriyle anlaşamayan komşular bir stadyumun iki tarafında karşı karşıya gelirler o kadar. Bir taraf devrimci solcu diğeri milliyetçi değildir, ortada net bir fikir çatışması yahut uyuşması zaten yoktur. Aralarındaki meseleler yakındaki büyükşehire kimin ticari mal satacağı ve benzeri onlarca hatta yüzlerce birikmiş günlük hayat rekabetinin, sonraları ise giderek büyüyen tarihi çekişmenin tribünler yani sözcüler tarafından dile getirilmesinden başka bir çatışma değildir aralarındaki. Edebiyat Yazıyla, Tribün Yaşamayla Anlatır. Tribünler, yukarıda açıkladığımız üzere, bir kitleyi temsil eder ve anlatır. Hatta bunu yaparken edebiyat gibi sözleri de kullanır. Edebi bir eserin yazarı da herhangi bir tribüncü de içinde bulunduğu toplumun birer temsilcisi ve aksidir. Dadaloğlu’nun da Nefî’nin de şiiri en az Beşiktaş tribünü besteleri kadar refleksiftir. Yaşar Kemal romanları da Göztepe’nin İsyan Marşı da bir yaşantıyı, ezilmişliği ve direnmeyi anlatır. Ankaragücü “Polatlı’da ateş hattında” diye anlatır “Ateşten Gömlek” yerine. Tribünler ile edebiyat elbette bazı noktalarda oldukça farklıdır. Tribün kendi yazıp kendi oynayan bir tiyatrocu gibidir; anlatmak istediği şeyi hem sözleriyle duyurmaya çalışır, hem göstergeleri ve sembolleriyle ortaya koyar, hem de duruşu ve bütün eylemleriyle temsilcilik yapar. Futbolun tribünleri, voleybol ya da tenis gibi bir oyunun yahut sporun gözlemcisi olmaktan çok uzaktır. Hatta stadyuma gidip oyunu seyreden bir grup görülürse “burası sinema, tiyatro değil!” ve benzeri uyarılar yapılır. Tribünler, anlamasını ve okumasını bilenler için yeşil sahadaki spordan çok daha ciddi ve derinlikli bir oyundur. Rahatlıkla denilebilir ki, futbolun basketbol ve diğer sporlara kıyasla bu kadar popüler kılan ve insanların hayatında bu kadar önemli bir hal almasını sağlayan rengi tribünleridir ve 1980’lerden bugüne tüm dünyada otoriteler tarafından bastırılmaya ve hatta yok edilmeye çalışılan hedefin tribünler olması da oldukça ironiktir. Oğuzhan Kaplan (Yazar)