Yazar, Makale & Eser Ara...

128 öge bulundu

  • SanatVasiyet

    Sanat Çalışmaları & Medya Tüm Gönderiler Vasiyet Abdullah Veli Uçar Bir zaman köhne bahardan çıkagel Şehre gir sonra nişan kıl güneşe Aşkı duy körpe duvarlar yıkagel Sonra muhkem kaleler kur taştan Okumaya Devam Et >> Klasikle Temas Tarık Emre Gökırmak Gözlerimin önüne, kağıda ve ekrana yansıyan şekil ve renklerin kaynağını evvelden merak etmiştim. Gözlerimi algı cihazı, aklımı bir fikir kazanı ve dünyayı bir Okumaya Devam Et >> Şerh Abdullah Veli Uçar "Kim görmüştür baykuşun gülistâna girdiğin Leyler zikr edemez bir latîf âvâz ile" Yunus Emre ‎‎‏‏‎ ‎ Okumaya Devam Et >> Bir Militan Silahına Davrandı Arda Çelik Telaş kapladı her yanı. Koşturmaca hakim sokaklarımda. Şehrimde siren sesi. Parmaklıklarda şakırtı. Silahına davrandı bir militan... Okumaya Devam Et >> Kuyruk, Kulak Tarık Emre Gökırmak Sıçan odaklı minimal görsel çalışmalar ‎ ‎ ‎ Okumaya Devam Et >> Kayıtsız Bir Akşam Orhan Gazi Gökçe Büyük servis tabaklarını, derin yemek tabaklarını, çorba kâselerini, çatalları, kaşıkları, bardakları sudan geçirip makineye yerleştirdi. Tablet deterjanı özenle ilgili yere Okumaya Devam Et >> Ne Alakası Var? Orhan Gazi Gökçe Kendini yüzü yıpranmış kanepeden zorla kaldırıp mutfağa attı Koray. Dermansız kolları tüm öğrenci evlerinde olduğu gibi hangi ayarda çalıştığı bilinmeyen... Okumaya Devam Et >> Heykel Abdullah Veli Uçar Yoksul ve ölümsüz bir adamdır Üstündeki kasvetle bu heykel Biz böyle bekâ istemeyiz, Ölmek diliyorsan bize gel. Okumaya Devam Et >> Biz Şairiz Velî, Asma Yüzünü Berke Acet Biz şairiz Velî, sakın ha asma yüzünü Burada güneşten bize sade bir renk düşer Sarılar gözleriyle sularlar "mucur" tarlaları Katıksız soframıza sade bir ekmek düşer Okumaya Devam Et >> Halit Ayarcı ile Starbucks’ta* Keramettin Topkara “Ne garipti, hepimiz Halit Ayarcının elinde bir kukla gibiydik. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. Ve biz o zaman sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş Okumaya Devam Et >> On iki Orhan Gazi GÖKÇE Duraktan ayrılmak üzere olan otobüse koştura koştura, son anda yetişen krem rengi pardösülü, boz eşarplı yaşlı kadın, koşturmanın ve fazla kilolarının tabii bir Okumaya Devam Et >> Geçmişten Geleceğe Şimdiden Notlar Hasan Kocabaş Puslu bir tango gecesinden kalan Kızıla çalan bir şiir karanfil. Kına sürülmüş yorgun akşamlardan Okumaya Devam Et >> Zebercet ve Yâkut Abdullah Veli Uçar Zeberced ve yâkut, uzun saçlı kız Sihir ehli ilm ehli simyâ ve biz Ufuklar örüp durmanın hasreti Bizimdir bu hissin kemik ve eti Okumaya Devam Et >> Veli'ye Not Berke Acet Mevsim ne bilmez; yaz olsa da üşür Yârin ayazıyla donar aşıklar Bir yerde efkar gördü mü üşüşür Darağcı dalına konar aşıklar Okumaya Devam Et >> Soysuz Öfke Arda Çelik Argümanı göğüsleyememekten nefret ediyorum. Söylediğimin dikkate alınmıyor oluşunu sezinlemekten rahatsızlık duyuyorum. Okumaya Devam Et >> Pencerelerin Ardında - I Tarık Emre Gökırmak ‎‎‏‏‎ Surreal tarzda bir deneme‎ ‏‏‎ ‎ ‏‏‎ ‎ ‏‏‎ ‎ Okumaya Devam Et >> Sermest Fatih Alibaz Dursun Kendini bir kızın arkasına bakarken bulmuştu yine. Farkına varır varmaz başını çevirdi, kendinden utandı. Kızın yüzüne dönüp bakamadı, ne kadar istese de. Okumaya Devam Et >> Bütün Paradoksların Ortasında Emre Can Küçükyıldız Bütün paradoksların ortasında bir çift surat Teki benim öteki her ışık tutulmasında farklı oranda katılaşır Okumaya Devam Et >> Bir Raks Alp Kağan Cavlı Bir raks ile başlar bu hikâyem, iyi dinle, Sağdan sola, soldan sağa, bercest’ bedeninle! Bir raks ki bu, bitmez gece gündüz, o serâbı Okumaya Devam Et >> Pasifik Özlemi Abdullah Veli Uçar Geceler ufku bağlıyor yeniden Her güneş can verirken öz canına Bedevî yüzlü kimseler sövüyor Sövüyor geçmişin geçen yanına Okumaya Devam Et >> Yansıma Tarık Emre Gökırmak Seyir Hayalini akıllarıyla sınırlandırmayan ustaların eserlerinden ilham aldığım bir parça. Okumaya Devam Et >> Kekik Kokar Odam Benim Berke Acet Zar zor bitirdiğim kitabı mahallenin aşağısındaki Rüstem Amca'ya gidip yenisiyle değiştirecektim. Apartmandan bir çırpıda çıkıp kendimi sokağa attım. Hava her zamankinden biraz daha soğuk, gökyüzü Okumaya Devam Et >> Bir Habeşistan Şiiri Abdullah Veli Uçar Solomonlar tahtı En aziz soyla mukîm. Kavrulan ten yücelip Rûhu olmuş seherin. "Hayle" günlerce susup Okumaya Devam Et >> YALNIZLIĞIN GRAMERI Emre Can Küçükyıldız antik kardinaller toplantısının demir kulplu testisinden sıvı alfabesini döken pişmanlık dolu testis böğürtlen kokulu kızıl korkuluktan atlayıp dalgalı geçmişin vaftizden kaçan Okumaya Devam Et >> MYTH-I Alp Kağan Cavlı Zehîrinin kelam olmuş rüyâsı zindandır Yeşil vahâlara benzer yüzün, bi’ vâveylâ! Sevilmeyenlere “Ânestü nâra!” isyandır… Çölün de sâhibi Allah mı yoksa kul Leylâ? Bilinmezin, bu girift bahçesinde ziyandır… Okumaya Devam Et >> Anadolu Taşrasında Bir Gençlik Ahmet Faruk Arslan 2017 yılında çekimlerini bitirip festival yolculuğuna başlayan Düş Yüzeyi filminin setinden birkaç kareyi sizinle paylaşmak istedim. Yıllar sonra bu fotoğraflara dönüp baktığımda aslında filmin hissiyatına ne kadar yakın olduklarını fark ettim. Okumaya Devam Et >> Minerva ile Saat 17 Konuşmaları Hasan Kocabaş Susku, en ücra yerlerindeydi haykırışların İki ayrı kalıpta yalnızdı bedenlerimiz Eziliyorduk altında engin yakarışların Geceyi anbean örtünüyordu hırçın deniz Okumaya Devam Et >>

  • ŞerhAbdullah Veli Uçar

    Galerinin Dışı Şerh Abdullah Veli Uçar 4 Ocak 2022 11:37:14 "Kim görmüştür baykuşun gülistâna girdiğin Leylekler zikr edemez bir latîf âvâz ile" Yunus Emre 1) Yüzümüzden bellidir yarının gayb olduğu Hem de sıfır tellidir sazımız ses üretmez Buse isteyen benim ve bunun aybolduğu Bin defa söylenirse bana zannımca yetmez 2) Ağalar yüzlerinde çokça nişane taşır Korkunun ağlattığı bir ağa yoktur misal Ne zaman can alsalar gece hakla bağdaşır Akan kan temizlenir ansızın ellerinden

  • Metadergi | Phouska Dergi

    Vasiyet Abdullah Veli Uçar Abdullah Veli Uçar 16/01/2022 Bir zaman köhne bahardan çıkagel Şehre gir sonra nişan kıl güneşe Aşkı duy körpe duvarlar yıkagel Sonra muhkem kaleler kur taştan Bir şiir rûhu eritmez ama sen Yine akşamları boşverme sakın Doğarım ense kökümden yeniden Ev yıkar yurt tutarım arşa yakın Sana kavlim budur oğlum işit ol Kaç yaşın varsa unut reşit ol Devamını Oku

  • Polinezyalılar ve Insanın Keşif DürtüsüAhmet Eren Durmuşbaş (Yazar)

    Polinezyalılar ve Insanın Keşif Dürtüsü Ahmet Eren Durmuşbaş 08/05/2021 Ahmet Eren Durmuşbaş (Yazar) Dünya’nın yaklaşık üçte birini kaplayan Büyük Okyanus, irili ufaklı birçok adaya ev sahipliği yapmaktadır. Coğrafyası ve biyolojik çeşitliliği ile her alandan bilim insanının ilgisini çeken bu adalar, en çok da üzerinde yaşayan halklarla Avrupalı kâşifleri hayrete düşürmüşlerdir. Uçsuz bucaksız Pasifik Okyanusunda yer alan ve Polinezya, Mikronezya ve Melanezya olarak gruplandırılan bu adalarda yaşayan insanların nasıl göç ettikleri yıllarca büyük bir merak konusu olmuştur. Çalışmalar Polinezyalıların Tayvan, Filipin ve Markiz Adaları üzerinden Hawaii’ye gittiklerini ortaya koymaktadır. Bu süreçte ayrılan kollar Yeni Zelanda, Paskalya Adası ve hatta Madagaskar’a kadar göç etmişlerdir. Öyle ki bu gruplar Madagaskar’a Afrikalı Bantu halklarından daha önce ulaşmışlardır. Bugünkü Madagaskarlıların genetik analizleri de Borneo Adası’nda yaşayanlarla benzerlik göstermektedir. Ada halklarının bu göçler sırasında çeşitli doğa olaylarından faydalandıkları bugün açıkça biliniyor. Beyaz sumruların göç yollarını takip etmiş, yıldızlardan faydalanmış ve yer çekimi sayesinde oluşan deniz kabarcıklarını konum tayininde kullanmışlardır. Hayranlık uyandıran yön bulma teknikleri, bize insanlığın çok eski devirlerden bu yana süregelen keşif dürtüsünü ve merakını bir kez daha ispatlamaktadır. Bu keşif dürtüsü geçtiğimiz yüzyılda bir kez daha tecelli etmiş olacak ki Thor Heyerdahl isimli Norveçli maceracı, Polinezyalıların Peru’dan göç ettikleri savını kanıtlamak için Kon-Tiki adındaki salıyla yüz bir gün süren bir yolculuğa çıkmıştır. Böyle bir seferin imkânsız olduğunu söyleyen diğer bilim insanlarına bunun aksini kanıtlamak üzere tamamıyla Polinezyalıların yöntemlerini ve teknolojisini kullanmış ve Peru’dan Fransız Polinezyası’na başarıyla ulaşmıştır. Kon-Tiki Seferi’nin başarısı Amerika kıtasından Pasifik Adaları’na yolculuğun “mümkün” olduğunu göstermiştir ve sonrasında tekrarlanan seferlerle teyit edilmiştir. Her ne kadar bugünkü antropolojik, linguistik ve genetik bulgular Polinezyalıların Amerika’dan değil Asya’dan göç ettikleri konusunda kanıtlar sunsa da Heyerdahl’ın seferi coğrafya tarihinde büyük bir yer edinmiştir. 2012 yılında “Kon-Tiki” adıyla filme uyarlanan bu macera, Thor Heyerdahl’ın yazdığı ve 70 dile çevrilen kitap sayesinde dünya çapında ün kazanmıştır. Seferde kullanılan sal, bugün Oslo’daki Kon-Tiki Müzesinde sergilenmektedir. Polinezyalıların göç yolları bugün hala bilim insanlarında hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Kültürleri, dilleri, dinleri, adetleri ile zengin bir hazine sunan Pasifik halkları, yaşadıkları coğrafyanın eşsizliğiyle birlikte düşünüldüğünde bizi hayrete düşürmeye devam edecek gibi görünüyor. Dünyamızın büyük bir bölümünü kaplayan bu coğrafya bugün de yepyeni bilimsel bulguları ortaya çıkaracak kâşiflerini bekliyor. Ahmet Eren Durmuşbaş (Yazar)

  • Çağdaş Fransız Felsefesi: Bir Spiritüalist Olarak Henri BergsonMert Sönmez (Yazar)

    Çağdaş Fransız Felsefesi: Bir Spiritüalist Olarak Henri Bergson Mert Sönmez 25/07/2021 Mert Sönmez (Yazar) Henri Bergson, 19. Yüzyılın ikinci yarısında Paris’te dünyaya gelen Fransız filozof, belki de ilk küresel anlamda “felsefenin süper starı” olarak atıfta bulunabileceğimiz isim olma özelliğini taşımaktadır. Zira, 1913 yılında Amerika’yı ziyaretinde verdiği konferans için Broadway’in tarihindeki ilk trafik yaşanmıştı. Bergson için Fransız felsefesi içerisinde bir yer ayırmak “Fransız felsefesi” ifadesindeki çelişik görünen göndermenin zorluğunu ileriye taşır gibi görünmektedir. Felsefenin bir millet nispetinde düşünülmesinin zorluğu bir yana hem İngiltere hem de Fransa vatandaşlığına sahip Bergson’un Fransız felsefesi olarak belirlemeye çalıştığımız alandaki yeri neresi sorusunun ilk elden cevaplanması gerekmektedir. Bu durum bizi hem çağdaş hem de Fransız bir felsefeden maksadımızın ne olduğunu açıklamaya ve tartışmaya çalışacağımız ilk bölümümüze götürecek. Diğer bir yandan Bergson’a yakıştırdığımız Spiritüalist ile gönderme yapmak istediğimiz belli bir felsefe yapma tarzını ortaya koymak ve sınırlarını çizmek durumundayız. Spiritüalizmi, tıpkı materyalizm gibi metafizik bir tutum olarak değerlendireceğiz. Dahası materyalizm yahut pozitivizm ile karşıtlık içerisinde modern düalizmin doğuşu yani Descartes çerçevesinde spiritüalizmin anlamını belirlemeye çalışacağız. Bu tartışmayı özellikle Antik Yunan’dan günümüze anlam değişimine uğramış, belki de kavram yükü aşırı olan “madde” kavramı üzerinden açık kılmaya çalışacağız. Böylece Bergson’un spiritüalist kimliğini öne çıkararak onun felsefesindeki anahtar kavramları teşmil edebileceğimiz bir zemine ulaşacağımızı düşünüyoruz. Hem Fransız felsefesi ifadesinin hem de spiritüalist yakıştırmasının temellerini açık kıldıktan sonra ortaya çıkan, Alain Badiou’nun tabiriyle felsefe anı içerisinde Bergson’un yerini bulmaya çalışarak onun yaşam ve kavram arasındaki yeni bir bağlantı kurma teşebbüsünü 20. Yüzyılın başlarında gelişen biyoloji ve psikoloji ile irtibatı içerisinde ele almaya çalışacağız. “Çağdaş Fransız Felsefesi” Sorunu Öncelikle Fransız felsefesi ifadesinde var olduğunu ileri sürdüğümüz ilk bakışta çelişik görünen gönderimi açıklayalım. Felsefe faaliyetinin bizzat kendisi evrensel bir araştırma tarzını barındırıyor gibi görünmektedir. Zira felsefeyi ister bir theoria faaliyeti olarak ister bir kavram üretme işi olarak görelim düşünme edimine sahip herkesi içinde barındırdığını, geriye doğru izini sürdüğümüzde Antik dönemden itibaren felsefi iddianın yine evrensellik taşıdığını göz önünde bulundurarak felsefe ve evrensellik gayesini yahut arayışını kolayca ilişkilendirebiliriz. Öte yandan bu evrensel görünümün belirli bir millete has olduğunu söylemek makul görünmemektedir. Fakat bu durum felsefe tarihi açısından alışılmadık bir durum değildir. Zira “Antik Yunan felsefesi” ifadesi en az “Çağdaş Fransız Felsefesi” ifadesi kadar bahsettiğimiz çelişik gönderimi barındırır. Felsefe faaliyetinin filozoflar tarafından yürütüldüğü ve filozofların belli bir milletin filozofları olduğu ve böylece aynı millete mensup filozoflar tarafından yürütülen felsefe faaliyeti o millete nispet edilebileceği kolay bir cevap gibi görünüyor. Fakat bu durumda, Aristoteles’in Yunan değil de Makedon olmasını, Albert Camus’nün Cezayir’de doğmasını ve Henri Bergson’un aynı zamanda İngiliz vatandaşı olmasını nasıl açıklayabiliriz? Ayrıca belli bir dilde felsefe metni üreten filozofların bir araya gelmesi ile felsefe bir millete dili üzerinden nispet edilebilir diye de düşünebiliriz. Fakat bu durumda İngilizce eserler yayımlayan Jacques Derrida’nın varlığı bu iddiayı çürütüyor gibi görünmekte. Bu noktada, daha önce de değindiğimiz Alain Badiou’nün Fransız felsefesinin mahiyeti konusundaki görüşleri dile getirmek ifade sorunu açısından bize bir çözüm imkanı sağlayabilir. Öncelikle Badiou için felsefenin bizatihi kendisinin süreksizlikler üzerinden görünür olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Badiou geleneklerin ve sürekliliğin akademik bir okuma biçimi neticesinde felsefeye giydirilen özellikler olduğunu ve aslında felsefenin belli uğraklar üzerinden süreksiz bir biçimde var olduğunu ileri sürmektedir. Her ne kadar bu süreksizlik fikri Badiou’nun hadise anlayışına münasip bir biçimde dile getirilse de felsefenin duraklarının, yani felsefî anların aralarında hiçbir irtibat yoktur demek doğru görünmüyor. Zira hem Alman idealizmi ile Antik Yunan felsefe anları arasında hem de Fransız felsefî anı ile Alman idealizmi arasında çok kuvvetli irtibatları tespit etmek mümkün görünüyor. Buna örnek olarak Heidegger’in Antik Yunan’da Sokrates öncesi olarak ifade edilen dönem hakkındaki çalışmaları yahut Fransız felsefî anına denk düşen fenomenoloji hareketinin Husserl ile nasıl başladığı gösterilebilir. Badiou, Fransız felsefesini Fransa’da 20. Asrın ikinci yarısına denk düşen, kapsamı ve yeniliği bakımından Alman idealizmiyle olduğu kadar klasik Yunan anıyla da kıyaslanabilecek olan felsefî an olarak tanımlar. Daha sonra Fransız felsefesinin esas probleminin “yaşam ve kavram arasında yeni bir irtibat kurmak” olduğunu, böylece özne sorusunun -Descartes’ın icat ettiği bir kategori olarak düşünüldüğünde salt Fransız bir sorunun- kapısının aralandığını ifade eder. Bir başka yönden Fransız felsefesi için işaret edilebilecek “istisnai evrensellik” olarak isimlendirilen bir işlemden de söz edebiliriz. Fransız felsefi anı içerisindeki akımlar, herhangi bir düşünce sisteminin içerisinde göz ardı edilmiş olarak belirleyebileceğimiz istisnai noktaları -bu durum Fransızların Alman idealizminde bir şeyler aradıkları ifadesini de desteklemektedir - evrenselliğe ulaştırmak üzerine bir çabayı barındırmaktadırlar. Bizim gayemiz, Fransız felsefesi için tanımlanan bu sorun ve özelliklerin her ne kadar 20. Asrın ikinci yarısına denk düşmese de Henri Bergson’daki karşılıklarını tespit etmeye çalışmaktır. Hem yaşam ve kavram arasındaki ilişki hem de özne sorununa, bir işlem olarak istisnai evrensellik fikrine değinerek açık kılmaya çalıştığımız “Fransız felsefesi” ifadesi nihayetinde bizi Bergson’un hem “Fransız” olarak Descartes ile ilişkisine hem de “felsefe” bakımından istisnai evrenselliğinin tespitine sevk etmektedir. Spiritüalizm ve Bergson’un Süre Anlayışı Spiritüalizm Daha önce dile getirdiğimiz gibi Bergson’u döneminin materyalizmi yahut pozitivizmi ile bir karşıtlık içerisinde okumak için spiritüalist felsefe yapma tarzının ortaya konulması önem arz etmektedir. Spiritüalizm söz konusu olduğunda onun materyalizm karşısında konumlanan belli bir metafizik tutumu ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bu karşıtlık, nihayetinde Descartes’ın düalist yaklaşımındaki uzamsal olan ve olmayan iki farklı cevher anlayışına dayanmaktadır. Descartes’ın miras bıraktığı iki farklı cevher fikri üzerinden varlığı anlama beraberinde doğa bilimlerindeki gelişmeleri getirse de diğer yandan uzamsal olmayan cevherlerin açıklanması noktasında ciddi problemleri ortaya çıkarmıştır. Materyalizmin projesini varlığı “maddi” olana indirgemek yoluyla açıklamak olarak ifade edersek bu durumda spiritüalizm de tam karşısında, varlığı maddi olmayan üzerinden açıklamak anlamına gelir. Buradaki anahtar kavram madde olduğundan, Aristoteles’ten itibaren maddenin nasıl anlaşıldığına ve anlamındaki uzun sürede gerçekleşen ve bir o kadar da radikal olan değişime dikkat çekmek yerinde olacaktır. Aristoteles maddeyi bir şeyin değişim içerisindeki durumunda sahip olabileceği ve olamayacağı imkanların tümü anlamında kullanmaktadır. Bu tarz bir anlayış günümüzdeki madde anlayışından oldukça farklı görünmektedir. Zira biz madde denilince belli bir yer kaplayan, duyu organlarına konu olan bir şeyi anlamaktayız. Oysa Aristoteles için madde, bir imkan halini ifade etmektedir. Aristoteles’in madde anlayışı var olan nesneler ile yalnızca imkan bakımından ilişkilendirilebileceğinden, maddenin bilfiil var olduğu dahi söylenemez gibi görünmektedir. Bir sonraki felsefi anlardan biri olarak işaret edebileceğimiz Yeni Platonculuğun kurucu filozofu olan Plotinus söz konusu olduğunda madde, varlık katmanlarından belli bir bölüme denk gelecek şekilde algılanabilir nesnelerin arkasında yatan ve sürekli belirsiz olan bir varoluş imkanını ifade etmektedir. Böylece madde, algılanabilir olan nesnelerin varlık imkanları olarak uzamsal olanla irtibat kurmuş oldu. Diğer bir ifade ile ilk başlarda prope nihil olarak idrak ettiğimiz madde var olanlar arasında hiçbir konum elde edemezken Plotinus ile algılanabilir olan nesnelerin varlık zeminleri olarak anlaşılmaya başlanmış böylece madde anlayışımızdaki değişim de başlamıştı. Yüzyıllar süren rasyonel kozmoloji tartışmaları, tek tanrılı semavi dinlerin ortaya çıkışı ve burada değinemeyeceğimiz birçok neden itibari ile madde algılanabilir olan nesnenin bir şekilde kendisi olarak anlaşılmaya, yer kaplayan her ne varsa onun töz ontolojisi bakımından cevherini teşkil eden bir konuma gelmeye başlamıştır. Bu noktada Descartes’in maddi olan ve olmayan olarak cevherleri ikiye ayırmasına geri dönebiliriz. Zira spiritüalizmin felsefi arka planında madde kavramının anlamındaki bu değişim sonucu bir cevher olarak ontolojinin parçası haline gelmesi yatmaktadır. Descartes’in düalizmi neticesinde uzamsal olmayan cevherin uzamsal olana indirgenmesi ile anlaşılacağı ve asli olan cevherin maddi olan olduğu noktasındaki metafizik tutuma materyalizm ismini verirken karşısında konumlanarak maddi olan cevherin ancak maddi olmayan üzerinden açıklanabileceği önermesini metafizik bir varsayım olarak kabul eden felsefe yapma tarzına da spiritüalizm ismini vermekteyiz. Psikolojik İlke Olarak Süre Anlayışı Bu türden bir spiritüalizm kavrayışı Jules Lachelier’nin bu felsefe yapma tarzı hakkındaki “doğanın bizatihi kendisiyle ilgili açıklamayı ruhun içinde arayan ve kendi başına çalışan bilinçaltı düşüncenin bizde oluşan bilinçle aynı şey olduğuna inanan” tanımlamasını daha anlaşılır bir noktaya taşımaktadır. İşte bu anlamdaki spiritüalizm, Fransa için milli olarak kabul görebilecek, belki akademinin/okulun sınırları içerisinde güvenli bir şekilde gelenekleşmiş ve asıl muhabere alanlarından uzak durmuş bir geleneği ifade etmektedir. Henri Bergson, anlamaya çalıştığımız spiritüalizmin akla ilk gelen, üsttekini alttaki ile değil de alttakini üsteki ile açıklama girişiminde bulunmuş, hatta bu uğurda Descartes, Platon ve Kant’ın insan zihni hakkındaki açıklamalarını patolojik idealizm olarak reddetmiş Fransız filozofu olarak karşımıza çıkar. Fakat tıpkı Fabiani’nin dediği gibi, Bergson’u yalnızca Fransız felsefesinin spiritüalist geleneği üzerinden anlamaya çalışmak son derece indirgemeci olacaktır. Oysa bu gelenekten farklılaşan, daha çok süre kavramı ile öne çıkan bir Bergson daha bulunmaktadır. Bergson Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri kitabında, özellikle mekanın dışarısında ele almak gerektiğini vurgular. Ona göre bizim dışımızda bir süreden bahsedilemez ve sürenin mekanı da ancak kendisi olabilir. Bu fikirlerini Descartes’ın öznesinin dışında, başka bir “ben” fikrinin ortaya koyulması çerçevesinde sunar. Ben’in ne olduğu, özne kategorisinin yeniden gündeme gelmesi ve bir sorun olarak incelenmesi içerisinde Fransız felsefesinin bir hususiyeti olarak göstermiştik. Bu durumda Bergson ve Descartes arasındaki “ben” anlayışını, sürenin karşısındaki “cogito”yu biraz daha açabiliriz. Bergson’un süre kavramı Descartes için düşüncenin başlangıcı olan cogitoya bir karşı duruştur. Bunun anlaşılabilmesi Bergson’un süre kavramının yahut içsel zamansallığımızın, yakalayıp ölçüme tabi tuttuğumuz, mekana bağımlı olarak dikkate alabileceğimiz bilimin tik tak eden saatinden farklılaşmasının işaret edilmesine bağlıdır. Zira içsel süre mekandan bağımsız olarak vardır ve bilincin dolaysız verisi olarak, kendisinde madde bulunmayan fakat daralarak maddeyi ortaya çıkaran bir varlık zemini şeklinde karşımıza çıkar. Öyleyse yaşam ile kavram arasında yeni bir irtibat kurmayı Fransız felsefesinin bir hususiyeti olarak dile getirmişken Bergson’un süre kavramı özellikle Descartes’ın cogitosundan farklı olarak bu ilişkiyi nasıl kurmaktadır? Elbette ki süre, kavrama değil yaşama aittir. Oysa cogito kavrama aittir ve Bergson bunu açıkça “ben”in kendisinin yerine “ben”in sembolünün dikkate alınarak açıklanması hatası olarak ifade etmektedir. Bergson’a göre süre, kavramla yakalanmaya çalışıldığı her an bir mekansallaştırmaya maruz kalır ve böylece kendine has özelliğini yitirir. Sürenin kavram dolayımı ile değil, sezginin doğrudanlığında yakalanması ve incelenmesi gerekir. Böylece sürenin kavramdan önce, bilincin dolaysız verisi olarak idrak edilmesi hem bireysel olarak bir içsel zamanın biricikliğini hem de bütün bilinçler için geçerli olan bir içsel zamanın evrenselliğini aynı anda ortaya koymaktadır. Heterojen olan içsel zamanın kavramsallaştırılması süreyi bir tür sayılabilir, çizgiselleştirilmiş, dışsal ve homojen süreye dönüştürür ve bu dışsal zaman ile içsel zaman arasında bir doğa farkının bulunduğuna işaret eder. Halbuki süre, psikolojik hallerimiz itibari ile, örneğin sıkıldığımızda veya mutlu olduğumuzda hızlanan veya yavaşlayan, kendine has değişken bir ritme sahiptir. Bu tarzdaki süre fikri nihayet materyalizmin ve dahası determinist doğa anlayışının iptaline sebebiyet vermektedir. Evrensel İlke Olarak Süre Anlayışı Bir spiritüalist olarak Bergson’un spiritüalizmden fazlası olan süreyi felsefenin ilk hakikati haline getirmiştir. Bu cogitonun tam aksine, bir başlangıç olarak yaşamın kendisine yönelmek ve bunu da bilincin dolaysız verileri ile yaparak “alttakileri üsttekilerle açıklama” girişimi anlamına gelmektedir. Burada bilinçten yola çıkılması, dönemin determinist psikoloji ve biyoloji anlayışının bir muhatabı haline gelmek demektir. Zira Herbert Spencer, JeanBaptiste Lamarck gibi determinist evrim fikrini savunup geliştiren düşünürlerin karşısına Bergson süreyi merkeze aldığı bir felsefe anlayışıyla çıkmaktadır. Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri kitabında döneminin psikolojisiyle bir çatışma içerisinde özne ve bilinç fikrini ontolojinin zeminine taşıyan ve sürenin öngörülemezliği ile özgürlüğü ve yaratıcılığı esas kabul eden Bergson’un bir sonraki hamlesi sürenin evrenselliği içerisinde “Yaratıcı Evrim” fikrini ortaya koymak olacaktır. Bergson’un yaratıcı evrim ve yaşamsal atılım fikirlerini tartışmadan önce virtüelliğin ve edimselliğin anlaşılması için öncelikle saf süre ve uzay kavramlarının ne olduğunu belirtmek gerekir. Saf süre, henüz kavramsallaşmamış yahut dışsallaşmamış, deneyimin imkan koşulu olarak neredeyse transandantal bir yerde duran, içinde ardışıklığı ve heterojenliği uzlaştıran uzay ise bu sürenin dışsallaşmış, homojen ve yanyanalığa tabi durumudur. Daha önce yalnızca içsel süre olarak izahı verilen Şuurun Doğrudan Doğruya Verilerinde Bergson’un süre kavramını kullanışı ile Madde ve Bellek, devamında Yaratıcı Tekamül kitaplarında kullandığı süre kavramından böylece farklılaşır. Zira psikolojik bir içsel süre yerini ontolojik bir süreye bırakmıştır. Saf süre, bellek fikri ile özdeşleşerek kendini geçmiş doğru genleşen ve geleceğe doğru sıkışan bir kullanımda karşımıza çıkmaktadır. Yaşam ve kavram arasında kurduğu yeni ilişkide felsefenin yönelmesi gereken noktanın yaşam olduğunda ısrar eden Bergson, yaşamsal atılım ve yaratıcı evrim fikri ile bu durumu ikinci bir boyuta taşımaktadır. Ona göre deneyimin doğası bozulmuş uzay ve saf süre bakımından ikiye bölünmelidir. Zamanın saf olmayan, bozulmuş uzayda karşımıza çıkan tarafı homojen, derece farkı çokluğunu barındıran ve edimsel bir çokluğu imlerken, saf süre virtüel ve sürekli olan, sayıya indirgenemeyen, doğa farkı çokluğuna göndermede bulunur. Virtüel olan saf süre, deneyimin imkan koşulu, genleşen ve sıkışan bir biçimde maddeye dönüşerek son derece spiritüalist bir tarzda ontolojinin merkezi haline gelir. Yaratıcı evrim fikri ise ismini yukarıda zikrettiğimiz finalist ve determinist bir şekilde yaşamı izah etmeye çalışan dönemin biyolojisinde yola çıkarak, fakat yaşamın özünde, zira sürenin özünde, özgürlüğün ve yaratımın olduğunda ısrar ederek şekillenmiştir. Zamansallık araştırması neticesinde ulaştığı süre, Bergson için yalnızca içsel bir kaide değil fakat aynı zamanda evrensel bir kaideye de tekabül etmektedir. Bu durumun tarihteki karşılığı da yaratıcı evrim ve yaşamsal atılımdır. Bergson için son derece özgür bir şekilde yaratımına devam eden yaşamsal atılım, belki de evrensel bir ilke olarak sürenin biyoloji üzerinden ontolojik bir ilkenin kendini açığa çıkarma biçimidir. Sonuç olarak Bergson, her ne kadar Alain Badiou Fransız felsefesini 20.asrın ikinci yarısı ile sınırlandırmış olsa da Fransız felsefesine has özelliklerin ve hamlelerin her birine uymakla birlikte bir spiritüalist olarak hem özne perspektifini hem de madde perspektifini değiştirmiştir diyebiliriz. Zira onun süre fikri yalnızca bireysel anlamda psikolojik bir ilke olarak değil, fakat aynı zamanda yaratıcı evrim çerçevesinde özgürlüğü merkeze alarak evrensel bir ilke olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bir spiritüalist olması itibari ile materyalizmden kaynaklanan determinist ve finalist açıklamaları aşarak döneminin biyolojisi üzerinden yeni bir evrim ufkunu da ortaya koymuştur demek yanlış olmayacaktır. Bilincin dolaysız verisi olarak süreyi idrak etmesinden sonra sürenin anlamında bir genişlemeye giderek uzamsal olmayan ve kavramla yakalanmayan bir nosyonu felsefenin merkezine yerleştirerek önce “ben” fikrini ve devamında uzamsal olanı bu nosyon üzerinden açıklama yoluna gittiğinden yaşam ile kavram arasında kurduğu yeni ilişkide Descartes’ın cogitosundan sıyrılmayı ve felsefenin gündemine yaşama dönmeyi taşımayı başarması bakımından Fransız felsefesinin seyrini önemli ölçüde belirlediği söylenebilir. KAYNAKÇA “Albert Camus”. Içinde Vikipedi, 05 Nisan 2020. https://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Albert_Camus&oldid=21971847. Aristoteles. Metafizik. Çeviren Y. Gurur Sev. 4. bs. İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2018. Badiou, Alain. Fransız Felsefesinin Macerası 1960’lardan Günümüze. Çeviren P. Burcu Yalım. İstanbul: Metis, 2015. Badiou, Alain, Jean-Luc Nancy, ve Jan Völker. Alman Felsefesi Üstüne Diyalog. Çeviren A. Nüvit Bingöl ve Levent Konca. İstanbul: Metis, 2017. Bergson, Henri. Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri. Çeviren Mustafa Şekip Tunç. 1. bs. C. 170. İstanbul: Dergah Yayınları, 2017. Yaratıcı Tekâmül. Çeviren Mustafa Şekip Tunç. İstanbul: Dergah Yayınları, 2018. Deleuze, Gilles. Bergsonculuk. Çeviren Hakan Yücefer. İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2010. Derrida, Jacques, Michael Govrin, ve David Shapiro. Body of Prayer. New York, N.Y: Irwin S. Chanin School of Architecture, 2001. Fabiani, Jean-Louis. Fransız filozofu kimdir?: Kavramların toplumsal yaşamı (1880-1980). Editör Remzi Abbas. Çeviren Alev Er, 2013. Lawlor, Leonard, ve Valentine Moulard Leonard. “Henri Bergson”. Içinde The Stanford Encyclopedia of Philosophy, editör Edward N. Zalta. Metaphysics Research Lab, Stanford University, 2016. https://plato.stanford.edu/archives/sum2016/entries/bergson/. Long, A.A. “What Is the Matter with Matter, According to Plotinus?” Royal Institute of Philosophy Supplement 78 (Temmuz 2016): 37-54. https://doi.org/10.1017/S135824611600028X. Marion, Jean-Luc, Jean-Claude Monod, Christian Sommer, ve Jean-François Courtine. Çağdaş Fransız Felsefesi ve Fenomenoloji Hareketi. Çeviren Emre Şan. C. 102 s. Pinhan yayıncılık; 152. İstanbul : Pinhan Yayıncılık, 2017. Mert Sönmez (Yazar)

  • MYTH-IAlp Kağan Cavlı

    Galerinin Dışı MYTH-I Alp Kağan Cavlı 17 Kasım 2020 12:55:37 Zehîrinin kelam olmuş rüyâsı zindandır Yeşil vahâlara benzer yüzün, bi’ vâveylâ! Sevilmeyenlere “Ânestü nâra!” isyandır… Çölün de sâhibi Allah mı yoksa kul Leylâ? Bilinmezin, bu girift bahçesinde ziyandır… Denizlerin köpüğünden yarattı tanrı seni Güzelliğin kanatır mâhı, doğmadan yaralar Ve Afrodit bile kıskandı oldu, gayrı seni! O çeşminin ki siyâhında kaybolur karalar, Ki ruhu öldü Manât’ın, görünce ayrı seni! Ereşkigal seni an gördü, leblerin vurdu! Günâhı boğdu o mahmur ışıkla, gözleri kör! Kıyâmetin sonu, mehtaplı seslerin yurdu… Onulmayan bakışından yanan bu gözleri gör! Satürn buyurdu ve sensiz geçen zaman durdu! Ki saçların karasından süzüldü katranlar, Görünmeyen o güzel sîmanın silahları çok! Benim şu rûhumu mâktul olan melek anlar… Görünmeyen o güzel sîmanın ilahları çok! Zülüflerin, ki boyun eğdi tüm hükümranlar…

  • Tarihi TahayyülArda Çelik (Yazar)

    Tarihi Tahayyül Arda Çelik 18/11/2020 Arda Çelik (Yazar) Esenlikler dilerim phouskadergi.com okuyucuları. İlk yazımızda tarih-bellek-ideoloji bağlamında bir girizgah yapmıştık. Bu yazımda ise bugünden düne bakan tarih biliminde, tarihi tahayyülü etkileyen meseleleri irdelemek istedim. Bilindiği üzere, sosyal bilimlerin bilim dalı olarak ortaya çıkmaları Avrupa’nın zorlu günlerine rast gelir. Bu rast geliş Avrupa merkeziyetçiliği sosyal bilimlere içkin hale getirmiştir. Avrupa’da ortaya çıkan sosyal bilimler, kendi toplumlarını kendi tarihlerini kendi zaman ve mekan izleğinde takip ederek bilimsellik vasıflarını kazanmışlardır. Bu kendilik ile kesişim, tarihi tahayyüllerini sınırlar hale gelerek muzaffer bir Batı imgesi yaratmıştır. Muzaffer bir Batı’nın çocukları tarihi tahayyüllerini kendileri ile sınırladıklarından, kendileri dışındaki ‘ötekiler’i geri kalmış olarak tanımladılar. Ötekiler tarih ve medeniyet dışıydı. Ötekilerin bu hali, ötekiler üzerine tahakküm kurmayı ve sömürmeyi meşru hale getiriyordu. Muzaffer Batı ötekiyi yani Doğu’yu böyle görüyordu… Artık, sosyal bilimler için; -modernitenin tartıştığı sınırlarını ve niteliklerini belirlediği- doğulu kimlik, bir ön kabuldü. Doğulu kimlik ise Doğulu toplumların öğrenilmiş çaresizliğiydi... Peki, Doğu’nun geri kalmışlığa mahkumluğu azat edilemez miydi? Düşünürler, araştırmacılar ve akademisyenler bu azatlık için hala çabalıyorlar. Doğu nedir, sınırları ve nitelikleri nelerdir? Batı ile ilişkisi ne boyuttadır? Doğu ve Batı şeklinde bir okuma sağlıklı mıdır? Gibi sorular sıralanabilir. Biz dönelim kendi meselemize. Sosyal bilimlere giriş yapıldığı esnada tarihi tahayyül, bahsedilen indirgemeci ve kısıtlayıcı düşünsel koda rastlar. Bu kodu silerek kendi toplumunu, kendi tarihini kendi zaman ve mekan izleğinde takip etmek isteyen bir tarihçi veya tarih meraklısının işi zordur. Çünkü bu izlek keçiyolunu andırır. Zaman ve mekan algısı Batılılaşmış, toplumu dejenere olmuştur. Bugünkü halini dünde aramak ızdırap vericidir. Aşağılık kompleksi ve kabullenilmiş çaresizlik halini aşmak ister. Farklı bir tarihi arka plan keşfetmeyi arzular. Tarihi tahayyülünü inşa etmek artık onun için azatlık ve kimlik meselesidir. Kendini tekrardan yıkmak ve kurmak, tarihin ona mirasıdır! O miras ilk eline geçenin basiretsizliğine kurban gider. Cülus bahşişine döner. Tarihi tahayyülü ihtişama endeksleyerek; hanlar, sultanlar, krallar tarihi yaratır! Muzaffer Batı’ya karşı bir başka muzaffer! Yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı! Anlı şanlı bir ordu, kanlı bir bayrak ardından gelir kanlı bir taç! Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak! Tarihi tahayyül bir başka düşünce kodunun, kendini var etme güdüsünün çarpık dönüşümüne esir olur. Tarihi gerçeklik çarptırılmış ve bozulmuştur. Kendi toplumu reaya, kendi mekanı saray olmuştur! Sarayın tarihi, saray merkeziyetçiliğini doğurmuştur! [ Tarihi tahayyülü sınırlayan iki ana unsur: 1) Dış Unsur: Avrupa Merkeziyetçilik 2) İç Unsur: Saray Merkeziyetçilik ] Saray merkeziyetçiliği tanımlamam üst yapının hakim anlayışını yansıtan bir imgedir. Tarihi gerçekliğe bakışta padişah edasını takınmak kendini bulamamak ile sonuçlanır. Bu merkeziyetçi algılama biçimi tarihi tahayyülün gerçekle temasını geciktirir. Tarihin özneleri hanlar, sultanlar, krallar kadar da halktır! Tarihi tahayyülü, Avrupa merkeziyetçi anlayış kadar saray merkeziyetçi anlayış da sınırlar. Tek boyutlu bir anlayışı üretir. Nihayetinde indirgemeci ve kısıtlayıcı düşünsel koda dönüşür. Tarihi tahayyül, bulunduğu tabakanın bulunduğu memleketin zaman ve mekan izleğini takip etmeden tarihsel gerçeğe temas edemez. Çünkü tarihte aranılan kendisi ve kendi toplumudur. Tarihte aranılan kendilik, aynı zamanda kendini bugünde, yıkmaya ve kurmaya yarayacaktır. Bugünkü faaliyetin iz düşümü, dündeki arayışın yansıması olacaktır. Bu yüzden kendiliğini sadece kendiliğine endekslemiş bir tarihi tahayyül, kendinin tarihine dokunabilir. Bu bağlamda, doğru bir tarihi tahayyül inşa etmek, bizim gibi Doğulu atfedilen toplumlar için; azatlık ve kimlik meselesidir. Her türlü düşünsel dayatımların reddi ile elde edilen azatlık, “kim”liğimizin ne olduğunu kendi zaman ve mekan izleğimizde aramamızı sağlayacaktır. Kimliğimize dair edindiğimiz bulgular ile tarihsel gerçeğe yaklaştıkça, geçmişin bilinç hali yarınlara taşınabilecektir… Arda Çelik (Yazar)

  • Su Medeniyetinin Şiirleşmesi: Bahçesaray ÇeşmesiKeramettin Topkara (Yazar)

    Su Medeniyetinin Şiirleşmesi: Bahçesaray Çeşmesi Keramettin Topkara 23/12/2020 Keramettin Topkara (Yazar) Gogol’ün "olağanüstü bir olay" Dostoyevski’nin "gelecekten haber veren bir peygamber" olarak gördüğü Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, pek çok edebiyat araştırmacısına göre Rus edebiyatının kurucusu olarak bilinir. Puşkin, otuz sekiz yıllık yaşamına (1799-1837) edebî değeri yüksek birçok şiir, tiyatro ve roman sığdırmıştır. Soylu bir aileye mensup olan şair, iyi bir eğitim almış, küçük yaşlarda özel hocalardan ve yabancı eğitmenlerden özel dersler almış, Fransızcayı o dilde eserler yazacak kadar iyi öğrenmiştir. Fransız edebiyatı kadar onu eski Rus masallarıyla büyüten ihtiyar dadısı Arina da Puşkin’in edebî kişiliği üzerinde etkili olmuştur. Özgürlükçü şiirleri, taşlamalarıyla Ruslar arasında şöhret kazanmış, şiirleri dilden dile dolaşmış, zevkle ezberlenmiştir. Görev gereği gittiği Kafkasya’dan Kafkas Esiri ve Bahçesaray; Erzurum’dan Erzurum Yolculuğu adlı eserlerini yazdı. Sivri dilinin cezası olarak uzun süren sürgün yılları ona Peygamber, Çingeneler adlı şiirleri; Boris Godunov oyunu ve Yevgeny Onegin romanını yazdırır. Yazarın Yüzbaşının Kızı, Dubrovski, Maça Kızı diğer bazı önemli eserleridir. Orijinal adı Bakhchisarayskiy Fontan olan, Türkçeye Bahçesaray Selsebili veya Bahçesaray Çeşmesi olarak tercüme edilen şiiri Puşkin, 1820’de Kırım’a yaptığı bir seyahatte gördüğü ve hikâyesinden etkilendiği çeşmenin ilhamıyla kaleme almıştır. Romantik ve masalsı bir içeriğe sahip bu şiiri herkes çok beğenir. Buna karşın şairin kendisi arkadaşlarına yazdığı mektuplarda şiir için “Laf aramızda Bahçesaray Çeşmesi berbat…”, “Birbiriyle tamamen tutarsız parçalardan dolayı beni biraz paylayacaksın, ama yine de öveceksin.” der. Puşkin’e Bahçesaray Çeşmesi şiirini yazdıran asıl saik, “Gözyaşı Çeşmesi” olarak da bilinen çeşmenin hikâyesidir. Anlatılagelen hikâyeye göre Kırım Hanı Giray Han, karısı Dilara Bikeç’i çok sevmektedir fakat dünya güzeli Dilara, genç yaşta ölmüştür. Bu ayrılığa çok üzülüp ağlayan Han, "Dünya durdukça bu çeşme de be-nim gibi ağlasın." diyerek bir taş ustasına bu çeşmeyi yaptırmıştır. Başka bir anlatıma göre ise güçlü Kırım Hanı Giray, hareminde Mariya adında Leh asıllı genç bir kızı görür görmez ona âşık olur. Kız, Kırım Hanı’nın aşkına karşılık vermez ve ölür. Giray Han, öylesine üzülür ki aşkını ifade etmek için en iyi heykeltıraşına taş-tan bir ağlayan heykel yapmasını emreder. Böylece şiirlere konu olan dillere destan Bahçesaray Çeşmesi Hansaray’daki yerinde abideleşir. Yine söylenen o ki çeşme-deki motiflerin anlamları da çeşmenin yapılış hikâyesini destekler niteliktedir. Mermer çiçekler, gözyaşlarıyla dolu bir gözdür ve ağlaya ağlaya çeşmenin en üs-tündeki büyük kurnayı yani kalbi ızdırapla doldurur. Hemen altındaki küçük iki kurnaya damlayan ve yayılan sular, zamanla azalan kederi simgeler gibidir. Fakat bu iki kurnanın altında yapılan büyük kurnada toplanan sular, hatırlamalarla tekrar acıyı büyüten, canlandıran bir hissi diriltir ve nihayet zemindeki spiral şekilde sular uzayıp gider. Bu da acının ve kederin sürekliliğinden başka bir şey değildir. Suyun damlayışlarından çıkan sesi ve ıslak mermerlerde yansıyan görüntüyü de buna eklerseniz inleyen, ağlayan, gözyaşlarına boğulan Han’ı şiirsel bir atmosferde görmüş olursunuz. Puşkin, Bahçesaray gezisinde bu çeşmeyi görmüş, hikâyesini dinlemiş, Giray Han’ın gözyaşlarını ilham perileriyle birleştirmiş ve Bahçesaray Çeşmesi adlı lirik öyküsel şiirini yazmıştır. Puşkin’in şiirine hüzünlü bir aşk tema olarak yansımıştır. Şiirde işlenen olaylar özetle şöyledir: Kırım Tatarı Giray Han, Polonya’yı fethetmiş ve Polonyalı güzel prenses Mariya’yı haremine esir olarak almıştır. Han, Mariya’dan o kadar etkilenmiştir ki, haremin sıkı kurallarını onun için değiştirmiştir. Ne var ki Mariya Giray’ın aşkına karşılık vermemiştir. Bu durum Giray Han’ı hüzne boğmuştur. Mariya’nın gelişiyle ikinci plana atılmanın kıskançlığı ile yanan, haremin eski gözdesi Gürcü güzeli Zarema ise, Giray Han ile yaşadıkları eski mutlu günlere özlem duymaktadır. Gece yarısı kurnaz ve uyanık harem ağasını uyandırmadan gizlice Mariya’nın yanına gider. Mariya o gece ölü bulunur. Mariya’yı Zarema’nın öldürdüğünü düşünen Giray Han Zarema’yı öldürtür ve Mariya’nın anısına bir çeşme inşa ettirir. Puşkin, şiirini aşk, üzüntü, ihanet, kıskançlık, intikam, ölüm gibi insanı derinden etkileyen evrensel temalarla örmüştür. Şiir, gerçek bir öykü ve böylesi evrensel duygular üzerine inşa edildiği için de çok sevilmiştir. Denebilir ki bu şiir, kaidesi hayat olan bir ölüm ve aşk heykelidir. Bahçesaray Çeşmesi şiirinin karakterleri şunlardır. Giray Han, Mariya, Zarema, Harem Ağası ve saraylı kadınlar. Giray Han şiirde mutsuz betimlenir. Bunu mekân üzerinden anlatır Puşkin: “Esaretin, refahın ve tutsaklığın kızı/ Gönlünü yavura mı kaptırdı? Hayır, Giray’ın ürkek eşleri,/ Ne düşünmeye ne de arzu etmeye cüret ederek,/ İç karartıcı sessizlikte filizlenmektedirler;/ Uyanık ve soğuk muhafızların gözetimi altında/…İhanet nedir bilmezler./…/ Genç eşler,/ Kendilerini avutmak istercesine/ Görkemli kıyafetlerini değiştirirler,/ Sohbet eder, oyunlar oynarlar./…/ İpek halıların üzerinde/ Toplanıp otururlar,/…/ Güzel kokulu şerbetleri taşırlar.” Bu zenginliğin içinde Han tatminsiz ve mutsuzdur. Saray zengin, şatafatlı, görkemlidir fakat ruh olarak, maneviyat olarak sefildir. Şiirde Puşkin’in, ihtiraslı âşık kadını temsil eden Zarema ismini tercih etmesi de manidardır. Çünkü Zarema, Türkçe “kızıl şafak” anlamına gelmektedir. Belki de şair, Zarema ile muhteris âşık kadını kızgın bir şafakla simgelemiştir. Zarema, başlarda Harem’in en güzel kadınıdır. Ancak Polonyalı güzel Mariya saraya gelince Zarema ikinci plana itilmiş, artık Han tarafından sevilmez olmuştur. Bu durum şiire şöyle yansımıştır: “Giray Zarema’yı sevmez oldu./ O ihanet etti!/ Ancak kim senin güzelliğine denktir ki Gürcü kadın?/…/ Kimin ihtiraslı öpücüğü senin büyüleyici dokunuşlarından daha hayat doludur?/…/ Giray senin güzelliğini hor gördü/ Ve gecenin soğuk saatlerini/ İçi kararmış ve yalnız başına geçiriyor/ Polonyalı prenses haremine/ Hapsedildiğinden beri.” Bu entrik yapı ile Puşkin kıskançlık kavramını okuyucunun kalbine damla damla akıtmıştır. Şiirdeki asıl maşuka olan ve Han’ın aşkına karşılık vermeyen karakter ise Plonya’dan getirilen esir Mariya’dır. Mariya; sakin mizaçlı, ölçülü, henüz aşkın ne olduğunu bilmeyen, babasını savaşta kaybetmiş, kendisini esir düşmüş Polonyalı çok güzel bir kızdır. Puşkin onu şöyle anlatır: “Her şeyi büyüleyiciydi: Sakin mizacı,/ Ölçülü hareketleri,/…/ Fakat ruhunun derinlerinde/ Aşkın ne olduğunu bilmiyordu/ Ve bir başına kaldığı boş zamanlarını/ Babasının kalesinde kız arkadaşlarının arasında/ Yalnızca eğlenceye ayırıyordu./ Polonya’ya akın etti Tatarın karanlığı/…/ Babası mezara girdi, kızı esir düştü./…/ Mariya ağlıyor ve üzülüyor./ Giray bu talihsize kıyamıyor, acıyor:/ Onun derin üzüntüsü, gözyaşları ve sızlayışları/ Hanın rüyalarını endişelendiriyor.” Mariya, Zarema’nın aksine Batılıdır ve Meryem Ana isminden hareketle Hristiyanlığı simgelediği düşünülebilir. Birçok ülke fetheden Kırım Tatar Han Giray, Mariya’nın kalbini fethedememiş, o topraklarda atını mahmuzlayamamıştır. Bu aşamada âşık Han, maşuk Mariya ve ihanet edilen Zarema’dır. Bahçesaray Çeşmesi şiirinde isim verilen üç karakter vardır: Kırım Hanı Giray, Zarema ve Mariya’dır. İsim verilmeyen karakterler, Mariya’nın babası, harem ağası ve saray kızları. Puşkin, özellikle mesajını bu üç karakter üzerinden vermek istediği aşikârdır. Şairin şahsi hayatında Natalya’da aradığı aşkı bulamaması, Giray’ın da aşkının Mariya’da karşılık bulamaması kaderin bir cilvesi olabilir. Belki de şair, karşılığını bulamamış aşkın hüznünü Giray üzerinden, ölesiye sevilen, uzak ve kaçınan sevgiliyi Mariya üzerinden, kıskanç ve ihtiraslı aşkı da Zarema üzerinden anlatmak istemiş olabilir. İster tapınası bir aşkı ister öldürücü bir ihtirası isterse saf ve masum bir duyguyu ele alsın Bahçesaray Çeşmesi şiiri, taşıdığı evrensel mesajlar, yüklendiği kültürel mesaj, taşıdığı tarihsel ve kapsayıcı özellikleriyle hafızalarda iz bırakmıştır. Bu şiir, dünya durdukça Bahçesaray Çeşmesi’nin kurnalarından damlayan öyküsünü gelecek nesillere ulaştıracak ve Puşkin’in gözyaşlarını kalplere damlatmaya devam edecektir. Keramettin Topkara (Yazar)

  • On ikiOrhan Gazi GÖKÇE

    Galerinin Dışı On iki Orhan Gazi GÖKÇE 25 Şubat 2021 11:22:13 Duraktan ayrılmak üzere olan otobüse koştura koştura son anda yetişen krem rengi pardösülü, boz eşarplı yaşlı kadın, koşturmanın ve fazla kilolarının tabii bir neticesi olan hararetiyle nefes nefese otobüse biniyor. Arada bir yutkunarak nefesini kontrol etmeye ve bir taraftan da otobüsün orta kısımlarına doğru ilerlemeye çalışıyor. Otobüse yetiştiğine göre sabahın gözü kör olasıca trafiğinde uzun süreceği belli olan bu yolculukta tutunacak bir yer araması garip değil elbette. Bu şehrin insanına özgü aslında uykuyu tam alamamaya yorulabilecek bir sabah öfkesi herkesin alnındailk bakışta çok rahat okunabiliyor. Otobüsün her dur-kalkında birileri yâ sabır çekerken, birileri “Bu şehirde ben ne yapıyorum acaba?” diyerek hayatı sorguluyor. Ben de aynı sorgunun içinde her gün aynı saatte, bu otobüse ilk duraklardan birinde biniyor olmanın mahcup imtiyazıyla kulağımda motor sesini bastırsın diye açtığım müzik eşliğinde izliyorum manzarayı. Yaşlı kadın kımıldamadan duran ve kendi ilerleyişine engel olduğunu düşündüğü insanlara yekten söylenmeye başlıyor. Gittikçe yükselen sesi insanların uykulu, garip bakışlarını zorla da olsa kendine çekiyor. Otobüsün orta kısımlarında gözleri ekranda, kulağında kulaklık takılı bir genç kıza yöneliyor yaşlı kadının sitemden öfkeye dönen sözleri: “Kımıldamıyorsunuz ki geçelim, ne oluyor size canım. Hadi ama ya, sabah sabah!” Güneş, henüz kendini göstermemişken, henüz zihninin kırışığı açılmamışken, ayakta uzun bir yolculuğu da göze almışken yaşlı kadının geliyorum bak şimdi diyen öfkesinin muhatabı olduğunu omzuna ayarsız bir şekilde dokunan tombul parmaklar ile fark ediyor genç kız. Yaşlı kadının sesini hiç duymamış olacak ki aniden ekrandan başını kaldırıp, kulaklığın tekini çıkarıp kulağından, sertçe bir bakış fırlatıyor tombul parmakların sahibine, “Napıyorsun, ne istiyorsun teyze?” diyor, sesini çok da tartıp ölçemeden. Yaşlı kadın, deminden beri düşmeyen nabzından aldığı cesaretle “ Elinizde bir telefon, bak ha dur, ne kimseyi görüyorsunuz, ne kimseyi duyuyorsunuz…” diyerek ileri doğru bir hamle daha yapıyor. Genç kızın elindeki telefon, kızın tek kulağındaki kulaklığın kablosundan da kurtularak yere düşüyor. Genç kız bir taraftan çantasını sırtına yerleştirmeye, gözünün önüne yığılan saçlarını toparlamaya çalışıyor bir taraftan da yere düşen telefonunu eğilip almak için uygun anı kolluyor. Aynı zamanda zihninden çok değil yaklaşık bir dakika içinde olup bitenleri izaha çabalıyor. Yaşlı kadınların öfkesi var da genç kızların yok mu? Onlarca ayağın arasına düşen telefonu zor zahmet eline alıp sitem dolu şu cümleyle söylüyor: “Senin de torunun on iki olsun da göreyim.” Acaba benden başka kaç kişi “on iki” sayısını duyunca kızın lise son sınıf öğrencisi olduğunu, sınava hazırlandığını, telefonuyla da belki bir ders videosu izlediğini, notlarını bilmem kaçıncı kez okuduğunu ya da öğretmeninin “WhatsApp” üzerinden cevapladığı sorulara göz attığını o anda hemencecik anlamıştır? Genç kızın bu içten cümlesi bana o kadar dokunaklı geldi ki bunu size tam olarak anlatamam, beklemeyin. Neden biliyor musunuz? On iki olmak öyle bir şey ki hayatın altın yıllarının sonuncusunu sanki yoğun bakım ünitesine bağlanmış gibi, sanki dünya beş şıktan ibaretmiş gibi, sanki herkes kazanıp sen elenecekmişsin gibi hissederek geçiriyorsun. Bunu on iki olmadan ne ben anlatabilirim, ne de siz anlayabilirsiniz. Yaşlı kadının hararetine bir su serpeyim biraz da sevaba gireyim niyetiyle sesleniyorum kendisine: “Teyze; gel, gel, buraya otur sen bakalım.” Teyze önündeki birkaç kişiye daha söylenerek geliyor yanıma. Genç kız, işin içine torunlarını karıştırınca kalbi yumuşuyor sanki “Ya, sadece buna kızmıyorum ki ben, benim torunlar da aynısı!” diye söylenmeye devam ediyor. Ben telefonumu çoktan cebime koymuş, yaşlı kadının her bir kelimesini başımı sallayarak onaylıyorum. Ama gönlüm on ikiden yana, ne yalan söyleyeyim. Hele bir torunun on iki olsun, hele bir... İşte o zaman anlayacaksın sen de teyze diyorum, içimden. Gün ışıyor, otobüsün camında erken yorulan insanların nefes buğusu, on ikilere dersim var, inşallah yetişirim.

  • Kayıtsız Bir AkşamOrhan Gazi Gökçe

    Galerinin Dışı Kayıtsız Bir Akşam Orhan Gazi Gökçe 1 Ekim 2021 09:00:17 Büyük servis tabaklarını, derin yemek tabaklarını, çorba kâselerini, çatalları, kaşıkları, bardakları sudan geçirip makineye yerleştirdi. Tablet deterjanı özenle ilgili yere bırakıp ekonomi programına sabitlenmiş makinenin “başla” tuşuna bastı. Tahta saplı Sürmene işi bıçakları elinde yıkadı. Tezgâhı sarı renkli bezle silip bezi sıktı ve evyeyi ortalayacak şekilde katlayıp serdi. Eldiven giymeyi adet edinememişti bulaşık yıkarken bir türlü. Yıpranmış ellerini bilmem kaçıncı kez küçük havluda kuruladı. Önlüğünün beline denk gelen düğümünü her zamanki gibi zorlanmadan çözdü, kapının arkasına astı. İşi bitmiş oluyordu bu hamleyle ancak yorgunluk, iş bitince insanın kaslarına yapışan arsız misafirdi. Gözü kararır gibi oldu. Kendini mutfak masasının etrafında dizili sandalyelerden birine bırakıp diğerine ayaklarını uzattı. Tam sigara yakılacak zamandı. Kalkmak, bardakların yanında duran pakete uzanmak; saçlar, kaşlar ve kirpikleri alevden sakınarak ocakta sigara yakmak uzun bir yolculuk gibi gözünde büyüdü. O kadar zahmetli geldi ki bu seremoni, bu akşam oksijenle biraz daha devam edebilirim diye düşündü. Bulaşık makinesi suyunu iştahla içine çekiyor, garip seslerle şu dinlence ortamına kendince ortak oluyordu. Şu makineyi icat edene rahmet olsundu. Bahar, nazlana nazlana geliyor; her geçen gün akşam biraz daha erteleniyor, akşamdan geceye ise birdenbire geçiliveriyordu. Bu küçük şehirde erkenden evlere çekilen hayatlar, mutfak penceresinden bakınca hep birbirine benziyordu. Yatsı vaktiydi. Site bloklarının arasında kalan camiinin minaresinde merkezi sistemle makamlı ezan okunuyor, ezandan değilse de bir türlü ayarlanamayan hoparlörün cızırtısından mahcup bir rahatsızlık sökün ediyordu. Bunun bir çözümü olmalıydı. Sema Hanım, dizlerinde ve ayaklarında toplanan yorgunluktan desibel ölçecek durumda değildi. Ders saatlerini, çocukların okuldan çıkış saatlerine denkleyebilmek için müdür yardımcısı ile uzun süren bir pazarlığa girişmişti bugün. Orta yolu bulmak pek zor değildi ama “Program kasıyor hocam.” diyen kıdemli müdür yardımcısına dil dökmek ömrünün bugünkü törpüsü olmuştu. Ders programı dağınık öğretmen psikolojisi diye bir şey vardı. Dersler arasındaki boşluklar öğretmenler odası gündemine – ev, araba, altın, borsa, makro ekonomi, ucundan güncel siyaset, ortasından büyük resim- ve lüzumsuz çaylara maruz kalmak anlamına geliyordu. Okul saatlerinde sigara içmek âdeti olmadığından bu renksiz ve tatsız ortama razı olacaktı haftanın beş gününe saçılan dersler yüzünden. Yıllar geçtikte, öğrencileri ile yaş farkı arttıkça sanki yol biraz daha sarpa sarıyordu. Gençlerin havası başkaydı. Bir kitaptan bahis açsam, bir yazarın hayatından bir anekdot anlatsam, şöyle otursalar etrafıma can kulağı ile dinleseler ne de güzel olur düşüncesiyle girerdi sınıfa. Ancak son yıllarda her biri bir başka âleme müşteri olmuş, kimi test kitabının şıkları arasında kimi imkânsız bir aşk acısının ıstırabı içinde sıkışmış öğrencilere bakınca başlangıçtaki o masum isteği kaybolup gidiyordu. Güçlendirmesi yeni biten, yıkılıp yeniden yapılsaydı daha güzel olmaz mıydı, sorusunu her görene sorduran, kötü müteahhit insafına bırakılmış binanın koridorlarında, bulunduğu sınıfta ne öğrencilere ne de kendine ulaşabiliyordu şu an. Ders defterinde dersine ayrılan boşluğu ilgili kazanım ile doldurup yoklamaya koyuldu. Yokladığı her numaraya karşılık gelen isimler bile değişik geliyordu ona. Esasında isimler üzerine konuşmayı ve öğrencilerini konuşturmayı da severdi ders başlarında. Fark etti ki gençlerin isimleri ile de arası açılmıştı. Bir isme sahip olmanın Türk kültüründeki öneminde bahis açsa çok da önemsenmeyecekti. -Ders kitabını açalım arkadaşlar, 54. sayfada bir hikâye var, okuyalım birlikte: Sabahattin Ali: Ayran Hasan’ın köyünden istasyona yaptığı zor yolculuğun, garipliğin, fakirliğin hikâyesiydi bu. İlk defa okuduğunda gözlerini yaşartan, ciğerini sızlatan bu hikâye acaba öğrencilerinde nasıl bir karşılık bulacaktı? Hasan’ın yol boyu zayıf bacaklarına vuran ayran güğümü, istasyonda ayranı verip parasını alamamanın çaresizliği, evde onu bekleyen aç kardeşleri… Ön sıradan Elif okumaya başladı hikâyeyi. Siz de takip edin, dedi Sema Hanım diğerlerine. Hasan’ın kaderine bir süre ortak olmalarını ve hikâyecinin inceden inceye metne yedirdiği itirazlarını hissetmelerini istiyordu. Elif, hikâyeyi ortaladı, Hasan istasyonda kendini unutmuş, çaresizlik içinde evde onu bekleyen kardeşlerini düşünüyordu. Ne Hasan ne de onun perişan hayatı umurundaydı gençlik hülyalarının bin bir renkli denizlerinde yüzen öğrencilerin. Elif, metni tamamladı. Hasan’ın meçhul akıbetinden kime neydi? Allah’tan ders çıkış zili, bu büyük anlaşmazlığın, alakasızlığın, iletişimsizliğin daha fazla sürmesine izin vermedi. … Sema Hanım, kalktı sandalyeden. Çocuklar çoktan yataklarında, sigarası bardakların olduğu rafta, ateş ocakta, çay demlikte, Hasan’ın hikâyesine lakayt öğrenciler evlerindeydi. Sigarayı bardakların olduğu raftan aldı, saçını, kaşını, kirpiğini sakınarak ocakta sigarasını yaktı. Çay demini almış, bulaşık makinesi işi yarılamıştı.